Sigi Lieb (Redaktör), Deutche Wella Radyo Web Sitesi, 09.02.2000

İspanya'da en hızlı yayılan din, İslamiyet haline geldi. Bunun tek nedeni, Fas'tan gelen göçmenler değil. Birçok İspanyol da, yeni bir yol arayışını Müslüman olarak sürdürmeyi yeğliyor. İberya Yarımadasının son Mağribi kenti olan Granada da, İspanya'nın, hatta belki de Avrupa'nın İslam merkezi haline geliyor.. Ezan sesi, Granada'dan 500 yıl boyunca silinmişti. Bugünse, kentin tarihî semtinin bulunduğu Albaicin tepesinde bir cami inşa ediliyor; San Nikolas kilisesinin hemen yanında.. Alhambra, Müslümanların, Hıristiyanların ve Yahudilerin Mağribi Al-Andalus devletinde barış içinde birarada yaşamış olduklarının simgesi..

Aradan 500 yıldan uzun bir süre geçtikten sonra, bugün, İspanya'da Müslümanlık yeniden canlanıyor. Özellikle Endülüs'te birçok İspanyol, kültürlerinin Araplardan devraldığı mirası keşfediyor ve Müslüman oluyor. 1980'de Granada'da kayıtlı Müslümanların sayısı 200'ü ancak bulurken, bugün tahminen 5 ila 6 bin İspanyol ve göçmen, Müslümanlığı kabul etmiş durumda. Bu sayıya, Arap ülkelerinden gelen öğrencileri ve kentte resmen kaydı bulunmayan, dolayısıyla yasadışı ikamet eden yabancıları da eklemek gerek.. Toplumsal dönüşümden umduklarını bulamayanlar, özellikle sol gruplarda yer alan öğrenciler, İslamiyet'i bir alternatif olarak gördüler ve faaliyetlerini Granada'nın eski mahallelerinde yoğunlaştırdılar.. Doğu ile Batının an be an buluşması, Avrupa'nın dört bir yanından yeni Müslümanların Granada'ya akın etmesine neden oluyor.. Granada'daki yeni Müslümanların çoğunluğunu Sûfîler oluşturuyor..

 

İSLAM HÂKİMİYETİNİN SONA ERMESİNİN 500. YILINDA ENDÜLÜS'TE İSLAM

Prof. Dr. Suat Yıldırım

Endülüs, her nedense şimdi olduğu gibi, Anadolu Müslümanlarının tarihinde de, gözden uzak olduğu için, gönülden ve fikirden de uzak olmuş. Hele günümüzde, İspanya adını duyar duymaz, orayı Müslüman kimliği ile hatırlayan çok az insan çıkmaktadır. Kendi değer ölçülerini ve kabullenmelerini empoze edip ona aykırı hürriyetleri unutturan "Batı kültür emperyalizmi" burada da açıkça ortaya çıkıyor, hatta bu münasebeti en çok kurması gereken İlahiyat Fakültesi talebelerinden otuz kadar öğrencisi bulunan 3. sınıf şubelerinden birinde bir defasında şu âlimlerin memleketlerini söylemelerini ve onların kendilerine ne düşündürdüğünü sormuştum: Bakıy İbn Mahled, Ebû Bekr İbnü'l-Arabî, Muhyiddin İbnü'l-Arabî, İbnu Mada, Ebu'l-Abbas el-Mürsî, Ebû Amr ed-Dânî, Ebû Hayyân, İbn Atiyye. Bu zatların Endülüslü olduklarını bilen maalesef çıkmamıştı.

Sekiz asır boyunca Müslümanlığın hakim olduğu koca bir ülkenin ve orada yetişmiş on binlerce alimin, orada kurulmuş muazzam medeniyetin ve bugünkü varislerinin durumu elbette böyle olmamalıdır. Evet, daha dün denebilecek yakın bir dönemde, beş asır önce, orada Müslümanları yenerek hakimiyetini kuran Hıristiyan taassubu, nadir görülebilecek bir vahşetle oranın İslamî hüviyeti silmek için elinden geleni yapmış olabilir. Fakat bu zulüm, Müslümanları, onlara karşı daha duyarlı hale getirmeliydi. O diyarın Müslümanlarının akıbetlerini, hukuklarını, orada kurulmuş muazzam medeniyetin özelliklerini, geriye kalmış ve veya bırakılmamış eserlerini araştırıp tanıtan yoğun çalışmalar gerekirdi. Engizisyon ve taassup döneminde bunları yapmak mümkün değildi, ama asrımızda yayılan hürriyet atmosferinde pek âla mümkündür. Bilmem ki, bunca imkânlara rağmen bu düşünce ile oraya giden kaç insanımız vardır?

Oysa Batılılar, Anadolu'da tâ iki bin sene önceki maziye ait birtakım izler bulmaya çalışmakta, bulamazlarsa Kuşadası'nda Meryem Ana şifalı suyu, Demre'de Noel Baba masalı gibi bir çok Hıristiyan unsuru icad edip Türkiye ile irtibatlandırmaya çalışmakta, bu toprakların bin yıl öncesine kadar Hıristiyan hakimiyeti altında yaşadığı hatırasını canlı tutmakta, isimleri, Hıristiyan adları ile telaffuz edip yazmaktadırlar: Constantinople (Konstinopl yani İstanbul ), Smyrne (İzmir), Cappadocce (Kapadokya), Cilicie (Kilikya), Bitinya, Efes, Hieropolis gibi. Buralara Paul, Pierre, Barnaba gibi havarilerin Hıristiyanlığı yaymak için vaki seyahatlerini tekrarlamak, kutsal hac ziyaretinde bulunmak için gelmektedirler. Müslümanların, daha 30-40 sene öncesine kadar, kendi ülkelerinde, defin yapılan mezarlıkları, önce yeşil alan, birkaç sene sonra ise parsellenip, satılan meskun alan yapılırken Hıristiyanların asırlık mezarlıklarına dokunulmamaktadır. Yakında bir gazetede okuduğuma göre, sayısı beş bin civarında olan Rum nüfusa ait 75 kilise mevcuttur İstanbul'da. Bunların çoğu, işlemese de, muhafaza ediliyor. Fakat beş altı asır öncesine kadar Müslüman olan Endülüs sahipsiz.

Bari, taassuptan -nasılsa kurtulan- Kurtuba Camii Müslümanlara verilip imar edilse ve şenlendirilse. İnanıyorum ki, Müslümanlara izin verilse kendi imkânlarıyla restore edip hizmete açarlar. (Burada ise, bazen bu onarımlar Müslüman ülkenin devlet bütçesi imkânlarıyla yapılıyor) Peşinden, daha başka bazı tarihi eserler onarılsa. Maalesef, bunları yapma yerine, turistik bahanelerle Hıristiyanların kutsal yerlerini ihya etmeye çalışan devlet yetkilileri tanıdık. İslam'ın hakimiyetinin İspanya'da sona erişinin 500. yılını Hıristiyanlar ile birlikte kutlayanlarımız var. Halbuki Müslümanlar, bu 500. olan 1992 yılını, milyonları bulan Endülüs Müslümanlarının öldürülmelerinin, sürülmelerinin veya zorla Hıristiyanlaştırılmalarının, dünya çapında, haklarını arama hadisesi olarak ilân etmeliydiler. Fakat, Heyhat! Bosna-Hersek'te şu anda yapılan katliam, medya ile bütün dünyanın gözleri önüne serilirken bile bir şey yapamayan biz âciz Müslümanlar, nerde kaldı beş asır önceki hakkı arayalım?

Bu satırların yazarı, Endülüs tarihi hakkında çalışma yapan bir tarihçi olmadığı gibi, çağdaş İspanya'yı çağdaş İspanya'yı bilmemektedir. Fakat bir ilmi kongre vesilesiyle oraya gitmiş olmam sayesinde, günümüzde Endülüs Müslümanları ile ilgili bazı tespitleri sizlere nakletmek için huzurunuza davet edilmiş bulunuyorum. Ben işaret etmiş olduğum kongrenin cereyan tarzı hakkında bilgi vermekten çok, İslam'ın oradaki durumuna dair bazı intibalar arz edeceğim.

1-3 Eylül 1989 'da yapılan "Endülüs Medeniyeti Uluslararası 1. Kongresi" Endülüs İslam Cemaati (Yamaa İslamîca de Al-Andalus) tarafından düzenlenmişti. Oradaki üç-beş günlük ikâmet neticesinde yaptığım tespitler şunlar olmuştur:

1- Gayeleri İslam kültür ve medeniyetini tanıtmak ve orada İslam'ı tebliğ yolu ile ihya etmektir. Bu bir avuç sayılacak gencin himmetlerindeki yüksekliğe dikkat ediniz.

2- Kongrede sunulan tebliğler şu ana konularda olmuştu :Endülüs tarihi, Endülüs'te ilim ve sanat, Endülüs medeniyetinin tesirleri, günümüzde ve istikbalde Endülüs bölgesinde nüfus hareketleri, dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Endülüs kökenli toplulukların meseleleri, Endülüs'te kalıp İslam'ı ço0k gizli bir şekilde devam ettirmeye çalışmış Müslümanların (moriskoların) kültürü, vb.

3- Toplantı için, pek anlamlı bir yer seçilmişti: O da Müslümanların, Tarık b. Ziyad idaresinde, 711'de Endülüs'te ilk girdikleri yer olan Cebel-i Târık Boğazı'nın kuzey sahili idi. Bu bölgeye İslamî dönemde el-Ceziretü'l-Hadrâ (yeşil ada) deniliyordu. Şimdiki İsmi de, bu kelimenin az bozulmuş şekli idi: Algeciras. Bu yer seçimi ile bu cemaat, adeta, biz de ecdâdımızın başladığı yerden başlayıp bu tebliği devam ettireceğimiz, demek istiyordu.

4- Oraya gidinceye kadar bendeki zan şu idi: İspanya'da İslam tamamen ortadan kaldırılmıştır. Oysa bu Müslümanlar, bu zannın yanlış olduğunu, pek gizli de olsa, İslam'ın orada hep devam ettiğini söylediler. Bu müthiş bir hadisedir. Nitekim onlar, yani Hıristiyanların moriskos adını taktıklarını Endülüs Müslümanları, İslam emanetini birbirlerine ulaştırmak için gizli teşkilatlanmalar yapmışlardır. (Emîr Şekib Arslan, el-Hülelü's-Sündüsiyye fi'r-Rihleti'l-Endelüsiyye adlı eserinin I. Cildinde bunu anlatmaktadır) 1492'de düşmesinden 76 yıl sonra, Gırnata'nın güneyindeki dağlık bölgede, Fernando de Falor adını kullanıp sonradan Muhammed İbn Ümeyye adını alan zatın liderliğinde Müslümanlar kıyam etmişlerdir. İspanya Hıristiyanları, Müslümanları hıristiyanlaştırmaktan ümitlerini kesince, 1609 yılında, moriskoların sürülmelerini emrettiler. Bütün mallarını ve beş yaşından küçük çocuklarını elinden alarak onları kovdular. O zaman ki İspanya nüfusunun dörtte biri (1.5-2 milyon Müslüman) çıkıp Mağrib (Fas) veya Osmanlı diyarına göçtüler. Bir çoğu Brezilya, Arjantin, Meksika gibi uzak diyarlara göç ederek Engizisyon teröründen kurtulacaklarını umdular. Fakat İslam, yine de orada kaybolmadı. Mesela Engizisyon mahkemeleri 1769'da Kartacana şehrinde gizli bir mescit tespit etmiştir.

Keza, İspanya'nın diktatörlük döneminde şöyle diyen Gırnatalı bir Yusuf Ali'ye rastlamak mümkün olmuştur. (Müslüman olmasının sebebi sorulduğunda o şöyle demişti. ): "Ben küçücük bir çocuk iken ninem kulağıma şöyle fısıldardı: "Evladım, Hıristiyanlık hak din değil, bizim dinimiz değil. Büyüdüğünde, dinini öğrenmeye gayret et. Büyüyünce İspanya tarihini inceledim ve ninemin maksadını anladım. Pakistan'a gittim, iki sene kalıp iyice öğrendim. " ( Prof. Dr. Ali El-Kittanî El-Müslimun fi Evrubba ve Amerika 2, 183 ) Az sonra temas edeceğimiz Blas İnfante de buna güzel bir örnek teşkil etmektedir. Endülüs'te kalan Müslümanlar 18. asırda bile İspanyol dili ile4 fakat Arap harfleriyle dini kitaplar yazmış bunları gizli olarak elden ele dolaştırmışlardır. Bu kitapların örneklerini Madrid 'te Eskuryal kütüphanesinde bulunduğu bildirilmektedir.

Bundan ötürüdür ki İspanya'daki Müslümanlar, İslam'a girmeyi, diğer batılılardan telakki ettiği gibi, kendi ülkelerinde bulunmayan bir hadise saymayıp, epeyce uzak kalmış oldukları köylerine dönüş saymaktadır. Bu İslam tebliğ için değerlendirilmesi gereken muazzam bir potansiyel teşkil etmektedir. Böylece bir çok defa ispatlanmış bir gerçek, bir defa daha ortaya çıkmaktadır : O da şudur: "Hakikatin devamlı surette gizlenmesi imkansızdır. "

5- Toplantının ilk gününün akşamı, 1 Eylül 1989 Cuma günü, programa göre, konakladığımız Algeciras şehrinden 50 km. uzakta, güzel bir sahil şehri olan Tarifa'ya gittik. Oranın vali ve belediye başkanı olan zat, kongreye katılanlara resmi kabul düzenlenmişti. Güzel ve kısa bir konuşma yaparak kongreye başarı dileğini ifade etti. Orada, tarihî bir yapı olup Güzel Sanatlar Okulu olarak hizmet gören binanın avlusunda cemaatle akşam namazı kıldık. Ev sahipliği yapan Endülüslü Müslümanların namaz hususunda dikkatli olduklarını müşâhede ettim. Gençlerden biri, az çok yüksekçe bir yere çıkıp ezan okudu. Bu ezanın uyandırdığı duygular çok başka idi. Endülüs, bu akşam şafağında, asırlarca süren hasretine mi kavuşuyordu? Yahut, şimdilik tam kavuşmasa da ileri de kavuşacağını bir haberini mi alıyordu ? İnşallah. Otobüste taşınan 6-7 top halıfleks ile bir anda kurulan ve takriben 100 kişinin namaz kıldığı bir seyyar mescidi, oranın ahalisinden sempati ile izleyen bir çok kimse vardı. O şehrin valisi hakkında bazı İspanyol Müslüman "İslamîyet'ini henüz açıklamamış bir Müslüman" dediler. Gösterdiği yakın ilgi ikram ve heyecanı başka türlü izah etmekte zor idi.

2 Eylül 1989 akşamı ise Alcazares şehri valisinin davetlisi olduk. Burası sahilden içerde dağlık bir mıntıka, şehir en büyük bayramında nasıl hazırlanırsa öyle hazırlanmış. Donanmalar, şenlikler. Şehrin meydanında kurulan sahnede, vali bey uzun bir konuşma yaptı. İspanyolca yapılan bu konuşmayı Prof. Dr. Ali Kittanî bey Arapça'ya tercüme etti. O konuşmadaki şu harika cümleyi unutmam mümkün değil:

"Son izleri de silinmek üzere olan Endülüs medeniyetini ihya etmek için yapılan çalışmalara katkı sağlayan Kongrenize başarılar dilerim". Sonra oranın ahalisinden gençlerin teşkil ettiği ekipler, çeşitli halk oyunları gösterileri yaptılar. Endülüs şarkıları söylediler. Fas'tan gelmiş olan bir musiki heyeti de Arapça şarkılar ve ilahiler icra ettiler. Öyle bir kalabalık vardı ki adeta, şehrin tamamını oraya gelmiş sanırdınız. Musikinin etkisiyle bütün kalabalığın coşup şarkılara ve oyunlara refakat etmesi heyecan verici manzara idi. Kongreye katılanlardan bir çoğu da onlarla bütünleşerek müşterek bir tarzda yaşanan bir heyecan attılar. Bu manzarayı oranın şartlarında değerlendirmek gerekir. Bizim yönümüzden lehiv sayılabilecek bu eğlence, onlar bakımından İslam yuvalarına dönüşün bir tezahürü sayılabilir. Bu sebeple Dünya İslam Birliği Teşkilatının temsilcisi olarak Suudi Arabistan'dan gelen zatın değerlendirmesine katılmamıştım. Sonra vali beyin cömertçe ikram ettiği akşam yemeği yendi. Bu arada Blas Infante anılıp ruhuna Fatiha okundu.

Kimdi bu Blans Infante? Bu zat, 19. asrın sonlarında dünyaya gelmiş bir hukukçu ve düşünür imiş. Aynı zamanda aksiyon adamı. Bu şehirden yani Alcazares'den. Hayatına İslam adını vermeyerek Endülüs bölgesinin kültürünü anlatmaya adamış. Hayatının son döneminde Fas'ta Müslümanlığı açıklamış ve "İnşallah Kur'an, istikbalde yine Endülüslülerin kitabı olacaktır" demiştir. İspanya iç harbi sırasında Franko'nun askerleri tarafından 1933'te öldürülmüştür. Nüfusu şimdi 9 milyon civarında olan Andalucia bölgesi halkı, Hıristiyan'ı ve Müslüman'ı ile bu zatı "Baba" diye nitelendirmekte ve şehit saymaktadırlar.

Alcazare şehri, dağlık bir mıntıka olduğundan Gırnata'nın düşmesinden sonra tazyikler altında kalan Müslümanların en son sığındıkları yerlerden biri olmuş. Fernando de Falor (Muhammed İbn Ümeyye) idaresi altında, bu bölgede Müslümanlar 16. asırda kıyam etmişler. Kongreye katılanlardan biri, onun torunlarından olduğunu söyledi. Kendisi Fas'ta yaşayan emekli bir vali olup İstanbul'a gelmiş, Osmanlı hayranı bir zat idi.

Bu iki şehrin, yani Tarifa ile Alcazares'in gerek valilerinin, gerek ahalilerinin sergiledikleri tavrı biraz tafsilatlı olarak anlatmanın gayesi şuydu: Bu ahali, Hıristiyan taassubundan ziyade, Müslümanlığa yakınlık duyan bir noktadır. Zaten orada vali, merkezi tayinle değil mahalli seçimle iş başına gelmektedir. Ahalisi bu duygularını paylaşmayan bir valinin İslam'a bu aşikar ilgiyi göstermesi mümkün değildir. Demek ki ahali, İslam tebliğine hüsnü zan beslemektedir.

6- İspanya devlet yönetimi son çeyrek asırda hızlı bir demokratikleşme sürecine şahit olmuştur. Franko'nun (ö.1975) mecburen kabul ettiği 1966 referandumundan sonra 1967'de, Katoliklik dışında kalan dinlere nispi bir hürriyet veren bir kanun çıkarılmıştı. Onun ölümünden sonra Katolik Kilisesi'nin nüfuzu daha da zayıfladı. Diğer taraftan bölgecilik hareketleri başladı. Federe devlet durumunda olan 17 eyalet teşkil edildi. 40 milyondan fazla ispanya nüfusunun yaklaşık beşte biri ise, Andalucia bölgesinde yaşamaktadır. Resmi adı bu şekilde Endülüs olan bu devletin, iki yeşil şerit arasında beyaz bir şeritten ibaret bayrağı, İslamî motifler ihtiva ettiği söylenen milli marşı vardır. 1980'de Adalet Bakanlığına bağlı olarak çalışan "Din Hürriyeti Genel İdaresi" kuruldu. İspanya'da yaşayan bütün Müslümanların devletle ilgili münasebetlerini düzenlemek için bu Bakanlık, dini cemaatlerden temsilcilerini seçmelerini istemektedir. 1989'da İspanya Federatif Devleti İslam'ı resmen din olarak tanımış. Böylece başta Fransa, Almanya, İngiltere gibi hala İslam'ı kendi ülkelerinde yaşayan vatandaşlarının bir dini olarak tanınmayanı bir çok Avrupa ülkesinden daha ileri bir hürriyet anlayışına ulaşmıştır. Katıldığım kongre sırasında, Müslüman cemaat temsilci seçme hazırlığı içinde idi.

Velhasıl, günümüz İspanyası'nda Müslümanlığın hukukî statüsü sağlamlaşmıştır. Geniş bir hürriyet atmosferi bulunmaktadır. Biz de kongre sırsında bunu yaşadık. Hatta bir kısım konuşmacıların İspanya yönetimini tenkit ve tahkir etmelerini, sanki orada bir İslam devleti kurmuş ta diğerlerine savaş ilan etmek üzere bir tavır takınmalarını münasip görmedik. Bir devlet, ne kadar toleranslı olsa da, kendi yıkılışına seyirci kalamaz. Olup biteni her halde gizlice haber alır, sonradan bazı tahditler gelebilir. Mühim olan hürriyetin değerlendirilmesi suretiyle, İslam'ın ilk yayılışında olduğu gibi, tebliğ ve ikna ile Müslümanlığı yaymaktır. Zaten kullanacağımız bir kuvvet yokken bu zannı uyandırarak Müslümanları sıkıntıya sokmak doğru değildir. Tuhaftır ki, bu tutumda olanlar Endülüslülerden ziyade bazı Arap kardeşlerimizden çıktı. Halbuki Endülüs hakkında "firdevs-i mefkûd" (kaybedilmiş cennet) edebiyatı ile bir yere varılmayacağı meydandadır. Esasen İslam için toprağın değil, İnsanın kaybıdır mühim olan.

7- Toplantı Algeciras şehrine bağlı ormanlık bölgede bir dinlenme köyü durumunda olan bir sitede yapıldı. Belediye burayı parasız tahsil etmiş. Burada her türlü ihtiyacı karşılama imkanı verdi. Yalnız mescidi, açık havada seyyar olarak kurulmuştu. Namazlar cemaatle kılındı. Endülüs Müslümanlarından Arapça öğrenmiş bir genç Cuma namazını kıldırdı.


Toplantıyı organize eden gençler büyük bir heyecan içindeydiler. Sonra öğrendim ki, kongreden önce birkaç gün neredeyse uyumamışlar. Bu çalışma içinde bulunanların yarısına yakını ise henüz Müslüman olarak bilinmeyen kimseler idi. Arkadaşlarıyla birlikte hareket ediyorlarmış. Kongre salonunda hizmet edenler arasında 5-6 genç kız vardı ki çarşafa benzer bir siyah elbise giyinmişlerdi. Bu kıyafeti taşımalarının sebebi, Onun Endülüs kıyafeti olması imiş. Bunların da çoğu, henüz Müslümanlıklarını açıklamamış gençler idi. İşte bu gibi tezahürleri birleştirirsek orada İslam tebliğini kabule hazır bir ahalinin varlığı ortaya çıkar.

8- Müslümanlıklarını açıklayanlar Arapça öğrenmeye başlıyorlar. Onlara Kur'an'ı Kerim öğretme yanında Arapça'yı da öğretmek gereklidir. Zira, muhtaç oldukları dinî bilgileri öğrenmelerinin başlıca vasıtası bu olacaktır.

9- Bugün İspanya'da İslamî faaliyet göstermek maksadıyla kurulmuş irili ufaklı otuz kadar dernek vardır. Bunlardan bazıları muhtelif devletlerin tutumlarını temsil etmektedirler. Fakat bunlar arasında en dikkate değer olanı zannımca Endülüs İslam Cemaati (Yamaa İslamîca de Al Andalusia, Comunidad Islamica) olup çeşitli büyük şehirlerde on kadar şubesi vardır. Bunların önemi şuradan ileri gelmektedir: Bu cemaat Endülüs'ün yerlileri olup vesayet altında çalışmak istememektedirler. Nitekim Endülüs İslam Medeniyeti 1. Kongresinin sonuçlarını özetleyen temsilcileri Prof. Dr. Abdurrahman Medina şöyle demişti:


"Biz sadece İslam ümmeti vasfını tanıyoruz. Başka mensubiyetimiz yoktur: Ne Arap, ne Endülüs ne de başka ırk asabiyeti! Muayyen bir fıkıh veya tasavvuf meşrebine de münhasır değiliz. Kitap ve sünnetin genişliği içindeyiz. Ne kral, ne şeyh, ne başkan ne emirimiz var. İdarede Şura meclisimiz yetkilidir. Gizli bir cemiyet değil, kültürel faaliyetleri olan aşikar bir cemiyetiz. İslamî bir cemiyetiz. İslam'ı tebliğ edip gönüllü olarak kabul edilmesini sağlamak suretiyle, etrafımızı şuurlandırma faaliyetini tercih ediyoruz. Maddi gelir temininden ziyade, kardeşlerimizin durumlarına ihtimam gösteriyoruz. Arapça'yı öz dilimizcesine öğrenmek istiyoruz. İmkanlarımız azdır, herhangi bir devletten yardım almıyoruz. Fakat İslamî fertlerden ve cemaatlerden şartsız yardım kabul edebiliriz. Hemşehrilerimizin çoğu, asıllarının Müslüman olduğunu bilmiyorlar. Bizler yeni Müslüman oluyor değiliz, aslımıza dönüyoruz. Kıyafete bakmayın, iman kalptedir. Resullullah (Aleyhisselam) insanları tedricen irşad etti. Biz de geniş düşünüyoruz. O bizi dinde aşırı gitmekten sakındırıyor. Amelsiz lafa önem vermiyoruz".

İspanya'da İslamî faaliyet gösteren cemiyetlerin yanında R. Garaudy'den de bahsetmek gerekir. Onun İspanya hükümeti nezdinde yaptığı teşebbüs, Kurtuba (Cordoba) şehrinde İslamî devirden kalma Kal'a denilen bir kale harabesinin hizmete tahsis edilmesi ile neticelenmiş. O burada kurduğu İslam Medeniyeti Müzesi durumunda çalışan bir Merkez vasıtasıyla, Endülüs ile medeniyetini örnek medeniyet gösterme gayreti içerisindedir. Onun temel fikrine göre Rönesans sonrası Batı bilimi, Endülüs yoluyla İslam medeniyetinden yaralanırken bilimi alırken hikmeti almamış. Bundan ötürü de kendisi çıkmaza girdiği gibi, beşeriyeti de peşinden sürüklemiştir. İnsanlığa mutluluk getirememiştir. İnsanlığın gerçek mutluluğu, akıl yoluyla olan bilimsel ve teknolojik ilerlemenin nübüvvetten gelen hikmetin rehberliği ışığında yol alması ile mümkündür. Batı, hikmeti kaybettiği için gayesini de kaybetmiştir. Dengeli ve ideal medeniyetin numunesi Endülüs medeniyeti olmuştur. Yapılacak iş, onu örnek almaktır.

Garaudy, bu kabil çalışmalarla, medeniyetler arası diyalog arayışı içindedir. Fakat İspanyol Müslümanlarla bir işbirliği içinde görünmüyor anlaşılan seksenine yaklaşan yaşı ile ondan böyle bir faaliyeti beklemek de isabetli değildir.

Buna mukabil, Kurtuba İslam Üniversitesini açma çalışmaları içinde olan Prof.Dr. Ali Kittanî, Endülüs İslam Cemiyeti ile sıkı bir işbirliği içindedir. (Bu zat Faslı olup, İslam Konferansı Teşkilatına bağlı Uluslararası İlim ve Teknoloji Müessesesinin uzun yıllar başkanlığını yürütmüştür).

9- Türkiye'de mevcut arşivler taranarak, Endülüs Müslümanlarıyla ilgili belgeler bulunup değerlendirilmelidir. Özel bir araştırma konusu yapılmadığı halde bulunup yayınlanan birkaç belge başkalarının da bulunacağını göstermektedir. Zaman zaman yapılan yardımlar neticesinde, Osmanlı Devleti topraklarına göç eden bir çok Endülüslü bulunduğu tahmin edilmektedir. Endülüslü kardeşlerimiz, bu hemşehrilerini merak ettiklerini bize bildirmişlerdir.

10- Müslümanlıklarını açıklayan Endülüslüler İslam'ı öğrenmek ihtiyacı içindedirler. İslam'ı yaşayan yerleri, cemaatleri görüp tanımaları çok faydalı olacaktır. İslam aleminde bu konuda yardımcı olacak organizasyonlar pek gelişmemiştir. Büyük bir İslam ülkesi olan Türkiye Müslümanlarının onlara ve diğer ülkelerdeki İslam'ı tebliğe yardımcı olmalarıdır. Fakat uluslararası ilişkilerde Türkçe hali hazırda câri bir dil olmadığı için Türkiye'ye gelerek, Türkçe öğrendikten sonra Türkçe öğrenim yapıp, Türkçe tez yazma onlar için kabil-i tatbik olmamaktadır. Şahsen bana, Cezayir, Irak, Suriye, Nijerya, Pakistan, İspanya gibi ülkelerden ülkemizde İlahiyat Fakültesinde yüksek lisans ve doktora yapma talepleri iletilmiş fakat öğrenim dilinin Türkçe olma mecburiyetini öğrenmelerinden sonra, cesaret edip gelemediklerini müşahede etmişimdir. Orta Asya ve Balkan Türk dünyası da din hocası ihtiyacı içindedirler. Bütün bu ihtiyaçlara cevap vermek için ülkemizde Arapça öğretim yapan bir İlahiyat Fakültesinin açılması şarttır. O zaman Orta Doğu ve Boğaziçi Üniversitelerine öğrenci geldiği gibi, din ilimlerini öğrenmek için de çok sayıda öğrenci gelecektir. Türkiye'den de isteyenlerin girmesini mümkün kılarak kabiliyetli olan bazı Türk öğrencilerinde Arapça öğrenim yapmak suretiyle daha avantajlı bir şekilde yetişmelerine imkan verecektir. Böyle bir öğrenim müessesesi dünyaya açılma ve çeşitli ülkelerde iyi niyetli elçilere sahip olma gayesine de katkıda bulunacaktır.

Osmanlı devletinin yapabildiği yardımların yanında yapamadığı bazı işlerin de onların günümüzdeki torunlarına kaldığı muhakkaktır.

(Bu yazı, Endülüs'ten İspanya'ya (TDV, İst. 1996) adlı kitaptan alınmıştır)