TÜRKİYE'DE ENDÜLÜS'E İLGİ

 

Türkiye'de Endülüs'e ilgi esas olarak Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin Anadolu'ya gelmesiyle başlar. O, burada müritler bırakmış ve onun eseri sayesinde, Selçuklular'daki durum pek bilinmese de, Osmanlılar'da İbnü'l-Arabî'ye, dolayısıyla da Endülüs'e ilgi gösterilmiş ve Endülüs'ten gelen yardım çağrılarına imkan ölçüsünde cevap verilmiştir.

Hıristiyan kuşatması ve baskısı altında zorda kalan Endülüslüler'in Osmanlılar'dan yardım istemeleri karşısında Osmanlı Devletine bağlı denizciler ve ara ara Kemal Reis gibi birkaç Kaptan-ı Derya vasıtasıyla İspanya-Portekiz kıyıları topa tutularak harab edilmiş, ticaret gemileri tacize uğratılmış ve İspanya'dan sürgün edilen Müslüman-Yahudi Endülüslüler gemilerle Osmanlı ülkesi topraklarına nakledilmiştir.

Asıl yoğun ilgi ise, Tanzimat döneminde Ziya Paşa'nın yaptığı bir tercüme kitap (Viardot, Endülüs Tarihi, Terc. Ziya Paşa, I-IV, İstanbul 1304/1887) sayesinde olmuştur. Bu ortamda daha çok Endülüs'ün yok oluşuna sebep olan siyasi parçalanma üzerinde durulmuş, bundan ibret alınması istenmiştir. Çünkü, Osmanlı Devleti de bir çöküş-dağılma sürecine girmiş bulunmaktaydı. Endülüs ile aralarında büyük benzerlikler vardı.

Nitekim M. Kemal Atatürk de
Nutuk'ta yer alan Meclis'teki bir konuşmasında Endülüs'ün bu yönüne dikkat çekmiştir.

Bediuzzaman Said Nursî de Risâle-i Nûr'da (İslam-Hıristiyanlık/Avrupa bahisleri, 26.mektup + Türkçülük-Kürtçülük bahisleri, 29.mektup) Endülüs'e dikkat çeker.

Beşir Ayvazoğlu, 1976 yılına kadar edebiyatımızda Endülüs'e gösterilen ilgiyi aşağıdaki makalesinde aktarmıştır.

1976 yılından sonrasında ise, Endülüs'e ilgi daha çok bilimsel platforma taşınmış ve ayrıca, Endülüs Turizmi konusunda Bien Tur, Miltur, Asya Tur, Camino Tur gibi büyük Tur şirketlerinin rutin Endülüs turları meşhur olmuştur. Bilimsel platformdaki gelişmelere satır başlarıyla şöyledir:

MEB İslam Ansiklopedisi'ndeki ilgili maddeler

Diyanet İslam Ansiklopedisi'ndeki ilgili maddeler

Prof.Dr. Mehmet Özdemir'in çalışmaları:
--Endülüs Müslümanları-1, TDV, Ankara 1994
--Endülüs Müslümanları İlim ve Kültür Tarihi, TDV, Ankara 1997
--Endülüs Müslümaları Medeniyet Tarihi, TDV, Ankara 1997

Prof.Dr. Abdülkerim Özaydın'ın DİA'ya yazdığı ilgili maddeler: "Abbâdîler", "Aragon", ..

Prof.Dr. Bekir Karlığa'nın ilgili çalışmaları

Prof.Dr. M. Esat Coşan'ın İslam Dergisi, Mart'85, "Endülüs ve 20.Asır" adlı makalesi


1992 yılında T.Diyanet Vakfı'nın düzenlediği ve kitap olarak yayınlanan (Endülüs'ten İspanya'ya) Endülüs Sempozyumu:
İçindekiler:
Yrd.Doç.Dr.M. Faruk Toprak, Edebî Kaynaklara Göre Son Dönem Endülüs Müslümanlarının Durumu
Dr. Mustafa Aydın, Endülüs Edebiyatında Orjinallik Meselesi
Prof.Dr. Mehmet Özdemir, Endülüs'ün Yıkılış Süreci Üzerine Mülahazalar
Prof.Dr. S.Hayri Bolay, Endülüs'te Gelişen Düşünce Hayatı ve Batıya Tesirleri
Prof.Dr. Ercüment Kuran, Cezayirli Türkler'in Endülüs Müslümanlarını Kuzey Afrika'ya Nakli ve Neticeleri
Prof.Dr. Mustafa Tahralı, Muhyiddîn İbn Arabî ve Türkiye'ye Tesirleri
Beşir Ayvazoğlu, Edebiyatımızda Endülüs
Prof.Dr. Suat Yıldırım, İslam Hakimiyetinin Sona Ermesinin Beşyüzüncü Yılında Endülüs'te İslam
Prof.Dr. Selçuk Mülayim, Endülüs Sanatı
Prof. Rodrigo de Zayas, Endülüs'te Yüzbinlerce Müslüman Katledildi
Endülüs'ün Yıkılış Süreci Üzerine M. Özdemir ile bir Röportaj

B. Gürsoy, "Türk Edebiyatı'nda Endülüs", Kubbealtı Akademi Mecmuası, S.1 (1995), s. 9-22
Son zamanlarda bazı gazetelerdeki köşe yazılarında Reconquista bağlamında..

Bize ait (Lütfi Şeyban) kitaplar >

1) Reconquista : Endülüs'te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri

Endülüs'ün Kaybı (Reconquista) sürecini ve Endülüs Yarımadasında yaşayan topluluklar ile diğer Avrupa toplumları arasında asırlarca gerçekleşen etkileşimi bilimsel metodolojiye uygun ve detaylı olarak ele almakta, aktüel sonuç ve değerlendirmelere yer vermektedir. Kitabımız, İz Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır (2003).

2) Mudejares & Sefarades : Endülüslülerin Osmanlı'ya Göçleri

Endülüs'ün Kaybı (Reconquista) sürecinden sonra Endülüs Yarımadasında yaşayan Müslümanlar ile Hıristiyan İspanya devleti ve toplumu arasında gerçekleşen ilişkileri, bu bağlamda Endülüs-Osmanlı ve İspanya ilişkilerini bilimsel metodolojiye uygun ve detaylı olarak ele almakta, aktüel sonuç ve değerlendirmelere yer vermektedir. Kitabımız, İz Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır (2007).

Yayınlarımızla ilgili geniş bilgi için bkz.> Lütfi Şeyban-CV

Doç.Dr. İsmail Hakkı Atçeken'in çalışmaları:
-- Endülüs'ün Fethi ve Mûsâ b. Nusayr, Araştırma Yayınları, Ankara, 2002
-- "Puvatya (Balâtü'ş-Şühedâ) Savaşı ve Etkileri Üzerine Bir Araştırma", Selçuk Ü.İ.F.D., sayı:8, Konya, 1998, s.243-263
-- "Târık b.Ziyâd Endülüs'ün fethi Öncesi Gemileri Yaktı mı?", Marife Dergisi, yıl:1, sayı: 3 (kış 2002), Konya, s.31-41
-- "İlk Endülüs Valisi Abdülazîz b.Mûsâ b.Nusayr ve Öldürülmesi", Selçuk Ü.İ.F.D., sayı:14, Konya, 2002/Güz, s.65-87
-- "Septe (Ceuta) Kontu Julianus ve Endülüs'ün Fethinde Müslümanlara Yardımlarıyla İlgili Tartışmalar" (Selçuk Ü.İ.F.Dergisi 15.sayısında yayınlanacak).

 

EDEBİYATIMIZDA ENDÜLÜS, Beşir Ayvazoğlu

Giriş
Endülüs'ün son İslam devleti olan Benî Ahmer'in son hükümdarı Ebu Abdullah Muhammed (Abdüllahü's-Sağîr), Kral Ferdinand Katolik ile Kraliçe İzabella karşısında daha fazla dayanamayacağını anlayınca son çare olarak, ne yazık ki o sırada birbirleriyle savaşmakta olan Memluk ve Osmanlı devletlerinden yardım istemişti (1486). Bu maksatla İstanbul'a gönderilen elçinin yanında, Endülüs'ün son büyük şairlerinden Ebu'l-Bekâ Sâlih b. Şerif'in "Endülüs Mersiyesi" adıyla bilinen, müslümanların İspanya'daki acıklı durumlarının tesirli bir dille anlatıldığı ünlü kaside vardı.

Elçinin anlattıkları ve Ebu'l-Bekâ'nın mersiyesi, son derece dindar bir hükümdar olan Sultan II.Bâyezid'i derin bir teessüre sevketmiş olmalıdır. Nitekim, Şehzâde Cem problemine, Memlukler ile devam eden savaşa ve donanmanın yeterince güçlü ve tecrübeli olmamasına rağmen, en azından müslümanlardan (Endülüslüler'den, L.Ş.) bir kısmını katliamdan kurtarmak makdsadıyla Kemal Reis'i görevlendirdiğini biliyoruz (1488). İspanya sahillerini vurarak binlerce Müslümanı ve Yahudiyi İspanyol zulmünden kurtaran Kemal Reis'in bu misyonu, Kanuni döneminde de Barbaros Hayreddin Paşa tarafından devam ettirilecektir.

Klasik Dönem
Büyük devlet olmak ve dünya siyaseti gütmek iddiasındaki Osmanlı Devleti'nin Endülüslü müslümanlar ile ilgilenmemesi düşünülemezdi. Fakat Endülüs'ün entellektüel planda Osmanlı'yı pek alakadar etmemiş olması dikkat çekicidir. Şüphesiz, Endülüs'ün İslam medeniyetindeki yeri biliniyordu. En azından, Osmanlı irfanının teşekkülünde o kadar önemli bir yeri olan Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin memleketi olmak bakımından, Osmanlı münevverlerinin tecessüsünü celbetmiş olmalıdır.

Öte Yandan, Osmanlı münevverleri o yıllarda Endülüslü büyük filozof İbn Rüşd'ün düşüncesiyle, dolayısıyla Endülüs'te yeşeren din felsefesiyle hesaplaşmakta idiler. Fatih'in emriyle Alaaddin Tusi ve Bursalı Hocazade tarafından yazılan Tehâfüt'ler İbn Rüşd'ün düşüncesini cerh etmek gayesini taşıyordu. Yavuz Sultan Selim devrinde de İbn Kemal, Hocazâde'nin Tehâfütü'l-Felâsife'sine bir hâşiye yazmıştı.

Endülüs'ün yıkılış dönemi, Osmanlı irfanının teşekkül etmekte olduğu dönemdir. Hem bu bakımdan hem de Osmanlı coğrafyasına deniz yolu dışında bağlantısının bulunmaması dolayısıyla Endülüs'ün klasik edebiyatımızın coğrafyasına girmemiş olmasını tabii karşılayabiliriz. Öyle sanıyoruz ki, eski edebiyatımızda Endülüs, "Mağrib" kavramının içinde yer alıyordu. Yine de Osmanlı ediplerinin, en azından medresenin Endülüslü şairlerden ve eserlerinden haberdar olmamaları düşünülemez. Niteki, Mustatraf Tercümesi'nde Endülüs edebiyatına has bir şiir tütü olan "muvaşşah"lardan söz eden ve Arap Halk Edebiyatı'ndaki "zecel"leri bizim halk şairlerinin eserlerine benzeten Sahhaflar Şeyhizâde Esad Efendi (1789-1848) şunları yazar: (uzun alıntıyı alamadık, L.Ş.).

Tanzimat
Türk aydınlarının Endülüs'e ve medeniyetine asıl ilgileri, Ziya Paşa tarafından Türkçe'ye çevrilen Viardot'un Endülüs Tarihi ile başlar. Mâbeyn Müşîri Edhem Paşa, Fransızca'dan çevirmeye başladığı bu eserin daha sanatlı bir üslupla Türkçe'ye kazandırılması hususunda o sırada Mâbeyn-i Humâyun beşinci kâtibi olan Ziya Paşa'ya teklifte bulunmuş, böylece Viardot'un Endülüs Tarihi Türk aydınlarının dikkatini birden o zamana kadar İslam tarihinin pek bilinmeyen bir safhasına çekmiş, Muallim Nâci ve Abdülhak Hâmid gibi şair ve yazarların konusunu Endülüs tarihinden alan eserler yazmalarına yol açmıştır. "Endülüs Tarihi", önce dört cilt halinde İstanbul'da yayınlanmıştır.

Yine Ziya Paşa tarafından Lavalle ve Cheruel'den çevrilen "Engizisyon Tarihi" (1. bs.İstanbul 1882, 2. bs. 1888) de Endülüs ile dolaylı olarak ilgilidir.

"Endülüs Tarihi"ni okuyan Osmanlı aydınlarının bir taraftan Endülüs'te kurulan parlak medeniyeti örnek göstererek İslam'ın ilerlemeyi engelleyen bir din olmadığı konusundaki görüşlerini güçlendirirken, bir taraftan da inkıraz dönemini yaşamakta olan Osmanlı Devleti'nin vaziyeti ile Endülüs'ün Tavâif-i Mülûk dönemi arasında benzerlikler bularak ibret dersleri çıkarmaya çalıştıkları görülmektedir. Mesela, Mir'at'ın Ramazan 1279 (Şubat 1863) tarihli birinci sayısında, iktisadî meselelerin tartışıldığı Esbâb-ı Servet başlıklı muhâverede Kâmil, müslümanların İspanya'ya geçtikten sonra ilim ve kültürde aldıkları büyük mesafeden söz ettikten sonra şöyle devam eder: (uzun alıntı alamadık, L.Ş.)

Ziya Paşa, "Endülüs Tarihi"ni tercüme etmekle kalmamış, Endülüs Arap Edebiyatı ile de yakından ilgilenmiştir. "Harabât Mukaddimesi"nin Ahvâl-i Şuarây-ı Arab bölümünde, beğendiği Endülüslü şairlerin isimlerini de zikreder: (uzun alıntıyı alamadık, LŞ.).

Muallim Naci ise, 1299 (1882) yılında yayınlanan "Musa b. Ebi'l-Gazan yahut Hamiyyet" adlı manzum destan denemesinde, Endülüs Emevileri'nin yıkılış döneminde vatanseverliği ve kahramanlığıyla şöhret kazanan Musa b. Ebi'l-Gazan'ın savaşlarını ve şehadetini anlatır. Recaizâde'nin "Ta'lîm-i Edebiyat"ına da giren şu beyitler, Endülüs'ün yıkılış dönemiyle Osmanlı Devleti'nin son dönemleri arasında benzerlikler kurularak birlik ve beraberliğe dikkat çekiliyor olması bakımından önemlidir:

"İttihad olsa kalb-i millette
Hiç olur mu zeval devlette
Mülke âfet şikâk-ı millettir
Rûh-u mülk ittifak-ı millettir
Ayrılan millet ittihadından
Kessün ümidini muradından".

Namık Kemal'in de Endülüs ile (muhtemelen Endülüs Tarihi'ni okuduktan sonra) ilgilendiğini biliyoruz. "İrfan Paşa'ya Mektup"ta endülüs meliklerinden III.Hakem'in "Yaşlılar tecrübeleriyle menederler, gençlik kavmî gençliğine göre düşünür" mealindeki hikemî beytini nakleder. Aynı beyti, Menemen'li Tâhir'e yazdığı bir mektupta da zikretmiştir. "Mukaddime-i Celâl"de ise, Endülüs'te tiyatronun mevcudiyetine dair şu cümleleri nakleder: (uzun alıntıyı alamadık, LŞ.)

A.Hâmid'in Eserlerinden Endülüs Tarihi
Endülüs tarihinin Tanzimat yazar ve şairlerinden en çok A. Hâmid'in ilgisini çektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Beş oyununa konu edindiği Endülüs, fethinden yıkılışına kadar her safhasıyla onun ilgi alanına girmiştir. (Özetle eserleri: Nazife, Tezer yahut Melik Abdurrahmani's-sâlis, Târık yahut Endülüs'ün Fethi, İbni Musa yahut Zatü'l-Cemal, Abdullahü's-sagîr. LŞ.)

Tanzimat'tan Sonra
Edebiyatımızda Endülüs'e duyulan ilgi Tanzimat yazarlarıyla sınırlı kalmış gibidir. Servetifünun'cuların edebi coğrafyalarında Endülüs'ü göremeyiz. Mehmed Âkif'in tecessüsünün de Endülüs'e pek fazla yönelmemesi dikkat çekicidir. Sırat-ı Müstakîm'in 15 Ramazan 1327 tarihli 56. sayısında çıkan "Mukallidliği de Yapamıyoruz" başlıklı makalesinde, "Endülüs'ün o feyizli toprağında yetişen şairler hissiyat-ı garam u şevki musavver gayet rakîk, gayet nezîr şiirler vücuda getirmişler" der. "Süleymaniye Kürsüsü'nde ise, Beni Ahmer Devleti'nin (Endülüs Gırnata Emîrliği. LŞ.) son hükümdarı Abdullahü's-Sagîr'e annesi Ayşe'nin söylediği ünlü sözleri zikretmiştir:

"Bu sizin ağlamanız benzedi bir diğerine:
Endülüs tâcı elinden alınan bahtı kara
Savuşurken o güzel mülkü verip ağyâra
Tırmanır bir kayanın sırtına, etrafa bakar
Bırakıp çıkyığı cennet gibi zümrüt ovalar
Başlar ağlatmaya bîçareyi hüngür hüngür
Karşıdan vâlide sultan bunu pek haklı görür
Der ki: Çarpışmadın erkek gibi düşmanlarla
Şimdi hiç yoksa kadınlar gibi olsun ağla!"

Yahya Kemal ise, Türkiye'yi büyük elçi olarak İspanya'da temsil etmiş bir şairdir. Ancak, Endülüs medeniyetinin İspanya'daki bütün kalıntılarını gezip gördüğü halde, eserlerinde bu tecrübesinin izleri yok denecek kadar azdır. İspanya'da geçirdiği yıllardan kalan iki şiir vardır: "Endülüs'te Raks" ve "Madrid'te Kahvehane". Bunlar dışında, tamamlayamadığı dolayısıyla yaşarken neşredilmemiş "İspanya Hatıraları"nda Endülüs izlenimlerini kısaca anlatmaktadır. İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından yayınlanan "Mektuplar Makaleler"de (İstanbul 1977) Endülüs'ten söz edilen birkaç sayfalık bölümdeki tespitler ilgi çekicidir.

Faruk Nafiz Çamlıbel'in "Serenat" adlı şiirinde de Endülüs imajıyla karşılaşırız:

Bahardan sadedir şahnişîniniz
Ne sütunlarında yeşil bir filiz
Ne kemerlerinde arapkârî süs
Uzaktan görenler yine aldanır
Sözlerde bir hayat gibi canlanır
Endülüs, Endülüs... Güzel Endülüs!

Sonuç Yerine
Son olarak, Ebu'l-Bekâ'nın Endülüs Mersiyesi'nin Türkçe tercümelerinden söz etmek istiyoruz. Bu mersiyenin ilk tercümesi, pek tanınmamış bir şair olan Filibelizâde Mehmed Nizameddin tarafından yapılmıştır. M. Zekai Konrapa'nın bir makalesine konu ettiği bu tercüme (Endülüs Mersiyesi, Nizami Tercümesi ve Endülüs Tarihine Kısa Bir Bakış, İst. 1964), aruz vezniyle ve klasik kaside formundadır. Bu başarılı tercümeyi yapan M. Nizameddin, Dârulfünun Edebiyat Şubesi mezunlarındandı. Ahmet Râsim'in kızıyla evlenmiş, Şam Birinci Türk Sultanisi ve Çanakkale Sultanisi'nde müdir-i sânî ve müdir olarak görev yapmış, Maarif Müdürü olarak bulunduğu Diyarbakır'da ise ölmüştür. Z. Konrapa, M. Nizameddin'in doğum ve ölüm tarihlerini vermemektedir.
"Endülüs Mersiyesi", ikinci ve son olarak da Sezai Karakoç tarafından çevrilmiştir. Karakoç, "İslam'ın Şiir Anıtlarından" (İst. 1976) adlı kitabında yer alan bu tercüme dolayısıyla Ebu'l-Bekâ'nın mersiyesi hakkında şunları söylüyor:

"İşte bu kaside, o günlerin, bir medeniyetin mersiyesidir. Muhteşem bir medeniyet ki, son safhasını bu üstün kaside teşkil etmektedir. Son yaprağı budur. O medeniyeti gözden geçiren bir insan, bu kasideyi de okur ve kitabı kapar. Böyle bir medeniyete layık anıt bir mezartaşıdır bu."
"Edebiyatımızda Endülüs", Endülüs'ten İspanya'ya, TDV, Ankara 1996, s.79-85

 

Endülüs'te Raks

---Yahya Kemal Beyatlı

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç def' kırmızı...

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.

Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;
İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli..

Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'

"RECONQUISTA", Sami Hocaoğlu (Yeni Şafak Gazetesi, 25.06.2004)

Reconquista denince akla Endülüs gelir. Bu kavram, Müslüman Endülüs'ün Katolik Hıristiyan dünyası tarafından istirdadını, yani "geri alım" sürecini ifade eder.
Bu köşenin takipçileri, başlığında ya da içinde "Reconquista" geçen bir çok yazı okuduklarını hatırlayacaklardır. Yaklaşık 400 yıl süren bu süreç, Endülüs'teki Müslüman nüfusunun sıfırlanmasıyla noktalanmıştı. Hatta Papalık bu sürecin akamete uğramaması için Haçlı Seferlerinden İspanyol ve Portekizli Hıristiyanları muaf tutmuştu.

Endülüs'te İslam'ın kökünün kazınması Müslüman dünya için gerçek bir felaketti. Bu sadece çok kanlı bir soykırım değil, Hıristiyan Batı'nın "öteki"leştirdiği bir medeniyete karşı bakışını da ifade ediyordu.

Fakat Endülüs Müslümanlarının sıfıra kadar imha edilmesi, asıl Batı ve onun inanç dünyası için bir yüzkarasıydı. Batı, geçmişte işlediği bu cinayetin sosyo-psikolojik tezahürlerinden oldum olası kurtulamamıştır. Bunu bir katilin uykularını zehir eden kabusuna benzetebiliriz; mazlumen öldürdüğü maktulü tarafından rüyasında her gün boğulduğunu gören bir katilin..

Toplumsal bilinçaltı diye bir şey varsa, bu bilinçaltını harekete geçiren toplumsal dürtüler ve onları güdüleyen saikler de olmalıdır. Batı'nın İslam karşısında kapıldığı tehevvürün arka planında da işte böyle bir sosyo-psikolojik hafıza olsa gerek.

Bu hafızayı hangi olayların oluşturduğunu bilmek için, 1425 yıllık İslam ümmeti tarihinin temel parçalarından biri olan Endülüs tarihini çok iyi bilmek şart. Bu tarih içerisinde özellikle de Reconquista sürecinin tarihini.

Lütfi Şeyban'ın bu yakınlarda piyasaya çıkan "Reconquista: Endülüs'te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri" adlı eseri bunun için iyi bir fırsat (İz yay.).

Sağ olsun Lütfi Şeyban Reconquista ile ilgili yazılarım üzerine, konu üzerinde ihtisas yaptığını beyan eden mesajlarını ve bu arada da bu esere esas olan doktora tezinin müsveddesini göndermişti. Eser yayınlanmadan çok önce görme şansım oldu. Şahsen bu konunun Türkiyeli bir akademisyen tarafından çalışılmasından büyük bir sevinç duydum.

Çünkü Endülüs tarihi, özellikle de Reconquista süreci, bizi çok yakından ilgilendirmektedir.

Neden mi?

Nedeni, Türkiye'nin yaklaşık bir asır önce girdiği malum süreçle Endülüs Müslümanlarının sıfırlanmasıyla sonuçlanan Reconquista süreci arasında çok ilginç benzerlikler var. En azından bir yığın konuda iki süreç arasındaki çağrışımlar sayılamayacak boyutta.

Tabi bu arada şu soruyu sormanın da tam sırası: "Hedeflerine ulaşma açısından, Endülüs Reconquistası ile Anadolu Reconquistası karşılaştırıldığında neler söylenebilir?"

Hemen ifade edeyim ki, Anadolu Reconquistası doğrudan yabancılar eliyle değil yabancıların hedefine gönüllü hizmet eden "yersizlerin" eliyle yürütüldüğü için daha sofistike idi. Buna rağmen yine de başarılı olamadığı ortada. Bu ülkenin İslam'la ve Allah'la ilişkisini sıfırlamaya ant içmiş Batı devşirmesi sınıflar, bu arzularına ulaşamadılar. Şu anda yaşadıkları ve koca bir ülkeye yaşattıkları sancı da aslında bunun sancısı.

Onlar "Nerede hata yaptık da bu ülkeyi kendi öz kimliğinden soyutlayamadık?" sorusunun cevabını arayadursunlar, Anadolu Reconquistasının bilinçli mağdurlarına düşen öncelikle Endülüs tarihini iyi öğrenip, ona göre bu topraklardaki süreci tersine çevirmektir.

"Endülüs tarihinin önemi nereden kaynaklanıyor?" diyene Şeyban'ın da katkısıyla şu cevabı verebiliriz:

? İslam'ın medeniyet ve bilim açısından Ortaçağ'da ulaştığı zirve ve Batı aydınlanmasına yaptığı katkıdan
? 'Avrupalı İslam'ın köklerini tanıma açısından.
? İçerisinde yaklaşık 7 farklı ırk ve 3 dine mensup insanı barındıran multikültürel yapısıyla İslam medeniyetinin hoşgörüsünü yansıtması açısından.
? 8+1 asırlık (711-1992+1609) Endülüs medeniyetinin modern bilimin temellerini attığı gerçeğini tanımak açısından. Ki Endülüs medeniyeti, Batı aydınlanmasının gerçek kaynağıdır.
? İslam dünyasına karşı Haçlıların örgütlenişi ve Haçlı Savaşlarının arkasında yatan psikolojik saikleri öğrenme açısından.
? Kilisenin tarihte nasıl bir medeniyet ve kültür cinayetine önderlik yaptığının bilinmesi açısından.

Endülüslü şair Salih b. Şerif'in Fatih'in huzurunda ağlayarak okuduğu "Endülüs'e Ağıt" şiirini ne zaman okusam içim bir hoş olur. Ali el-Carim'in Endülüs'ün yok oluşunu kastederek söylediği "Hiçbir ölünün arkasından bu kadar ağlanmamıştır" sözü bu anlamda elbette doğrudur. Fakat sadece "ağlamak için" değil, aynı zamanda "anlamak için" Endülüs bilinmeli. Tatil okumak için iyi bir fırsat.

 

Endülüs-İspanya-İberya Yarımadası Alanında

Türkiye'de Bulunabilecek Kitaplar
 

Prof.Dr. Mehmet Özdemir'in çalışmaları:
--Endülüs Müslümanları-1, TDV, Ankara 1994
--Endülüs Müslümanları İlim ve Kültür Tarihi, TDV, Ankara 1997
--Endülüs Müslümaları Medeniyet Tarihi, TDV, Ankara 1997

Doç.Dr. İsmail Hakkı Atçeken'in çalışmaları:
-- Endülüs'ün Fethi ve Mûsâ b. Nusayr, Araştırma Yayınları, Ankara, 2002
-- "Puvatya (Balâtü'ş-Şühedâ) Savaşı ve Etkileri Üzerine Bir Araştırma", Selçuk Ü.İ.F.D., sayı:8, Konya, 1998, s.243-263
-- "Târık b.Ziyâd Endülüs'ün fethi Öncesi Gemileri Yaktı mı?", Marife Dergisi, yıl:1, sayı: 3 (kış 2002), Konya, s.31-41
-- "İlk Endülüs Valisi Abdülazîz b.Mûsâ b.Nusayr ve Öldürülmesi", Selçuk Ü.İ.F.D., sayı:14, Konya, 2002/Güz, s.65-87
-- "Septe (Ceuta) Kontu Julianus ve Endülüs'ün Fethinde Müslümanlara Yardımlarıyla İlgili Tartışmalar" (Selçuk Ü.İ.F.Dergisi 15.sayısında yayınlanacak).

Dr. Lütfi Şeyban, Reconquista: Endülüs'te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri, İz Yayıncılık, İstanbul 2003

İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı, İlavelerle Çeviren: Mahmut Kanık, İnsan Yay., 5. baskı, İstanbul 2000

Ersin Gürdoğan, Hicaz'dan Endülüs'e, İz Yay., İstanbul 1993

Roger Garaudy, Yaşayan İslam, Çev. Mehmet Bayrakdar, Pınar Yay., İstanbul 1995

Washington Irwing, Elhamra Endülüs'ün Yaşayan Efsanesi, Çev. Veysel Uysal, İz Yay., İstanbul 1992

Ahmet Raif, Endülüs: Yok Edilişin Öyküsü, Çev. Abdülhakim Sulhsever, İstanbul 1993

Luis Bunuel, Bir Endülüs Köpeği, Çev. Osman Senemoğlu, Nisan Yay., İstanbul 1994

Yavuz Bahadıroğlu, Endülüs'e Veda, Yeni Asya Yay., İstanbul 1995

Zuhuri Danışman, Endülüs'te İslam Cengâverleri, İstanbul 1966 (Roman)

Homero Aridjis, Son Günlerin Efendisi, Çev. Esin Talu Çelikkan, Telos Yay., İstanbul 1998

Ahmet Yılmaz Boyunağa, Endülüs Şahini, İstanbul 1990 (Roman)

Elsa Morante, Endülüs Şalı, Çev. Şadan Karadeniz, Can Yay., İstanbul 1985

D.Mehmet Doğan, Tükendülûsiye, Kitabevi, İstanbul 1998

Nuri Yücel Mutlu'nun Endülüs Gerçeği ve Türkiye'nin Geleceği adlı kitabı

İspanya Görsel Gezi Rehberleri; Derleme, Dost Kitabevi

İspanya Siyasi Tarihinde Bask Milliyetçiliği Euskal Herria Cilt: 2 (1976-1999); Çev. Akın Özçer, Doğan Kitapçılık; Haziran 1999

Pandispanya (İspanya Yazıları); Mine G. Kırıkkanat (Saulnier), Milliyet Egmont Yayıncılık; Kasım 1996

Kuzey Amerika'nın Keşfi "Yeni Dünya"nın Bulunuşunun ve Keşfinin Öyküsü; Shirley Greenway, Alkım Yayınevi; 2001

Andalusia Art & Architecture; Brigitte Hintzen-Bohlen Könemann; 2000

İslam ve Osmanlı Dünyasında Yahudiler; Eva Groepler, Belge Yayınları; Ekim 1999

Ayrılıkçı Terörün Anatomisi IRA-ETA-PKK; Emin Gürses, Bağlam Yayınları; Kasım 1997

Cervantes İnebahtı'nın Tek Kollusu; Yağmur Atsız, Boyut Kitapları; Kasım 1997

Bir Gezginin Dünyası; Orhan Kural, Arion Yayınevi; Mayıs 1997

Türkiye ve Avrupa; Atilla Eralp, İmge Kitabevi Yayınları; Mayıs 1997

2. Felipe Dönemi'nde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası Cilt: 2; Fernand Braudel, İmge Kitabevi Yayınları; Temmuz 1994

Avrupa Batacak 30 Yıl Sonra Kuzey-Güney; Alfred Sauvy, Endülüs Yayınları; Ekim 1991

Ah Avrupa!; Hans Magnus Enzensberger, Metis Yayınları; Güz 1990

İslam Avrupa'da; W. Montgomery Watt, M.Ü. İlahiyat Fak. Vakfı Yayınları; 1986

Katalonya'ya Selam; George Orwell, Alan Yayıncılık; Nisan 1985

Endülüs'ten İspanya'ya, TDV, Ankara 1996 # 1992 Yılında T.Diyanet Vakfı'nın düzenlediği ve kitap olarak yayınlanan Endülüs Sempozyumu # İçindekiler:
--Yrd.Doç.Dr.M. Faruk Toprak, Edebî Kaynaklara Göre Son Dönem Endülüs Müslümanlarının Durumu
--Dr. Mustafa Aydın, Endülüs Edebiyatında Orjinallik Meselesi
--Prof.Dr. Mehmet Özdemir, Endülüs'ün Yıkılış Süreci Üzerine Mülahazalar
--Prof.Dr. S.Hayri Bolay, Endülüs'te Gelişen Düşünce Hayatı ve Batıya Tesirleri
--Prof.Dr. Ercüment Kuran, Cezayirli Türkler'in Endülüs Müslümanlarını Kuzey Afrika'ya Nakli ve Neticeleri
--Prof.Dr. Mustafa Tahralı, Muhyiddîn İbn Arabî ve Türkiye'ye Tesirleri
--Beşir Ayvazoğlu, Edebiyatımızda Endülüs
--Prof.Dr. Suat Yıldırım, İslam Hakimiyetinin Sona Ermesinin Beşyüzüncü Yılında Endülüs'te İslam
--Prof.Dr. Selçuk Mülayim, Endülüs Sanatı
--Prof. Rodrigo de Zayas, Endülüs'te Yüzbinlerce Müslüman Katledildi
--Endülüs'ün Yıkılış Süreci Üzerine M. Özdemir ile bir Röportaj

--------------------------------------------


E-KİTAP
İnternetten Erişilebilecek Elektronik Kitaplar

# http://libro.uca.edu'dan LIBRO: ABD'nin Kansas Üniversitesi Kütüphanesi-İspanyol Kısmında bir grup tarafından yapılan çalışma 30 kadar online fulltext kitap ingilizce olarak mevcut ve her zaman ulaşılabilir
# Encyclopedia of Orient
# Felsefe Ansiklopedisi, Orhan Hançerlioğlu
# Catholic Encyclopedia
# VoyCabulary(tm) makes the words on any webpage into links so you can look them up with just a click! ·Spanish.Voycabulary.com ·Science.Voycabulary.com ·English.Voycabulary.com
# Online Maps
# Historical Maps
# Map Gallery
# Islamic Art
# Islam and Muslims: Muslim Scientists, Cities of Muslim Scientists 700 TO 1500 C.E., Tolerance in Islam, The Islamic Legacy of Timbuktu, The Other 1492, Quotations by Historians of Science, Islamic Civilization: Morality in War, ISLAMIC CIVILIZATION, Biography of Prophet Muhammad (s), Names of Arabic Origin in Spain, Portugal and the Americas, Translations of Muslim Scientific Books into Latin and European Languages
# Islam and the Middle East during the Middle Ages
# Morocco History
# Türkçe çok çeşitli kitaplar
# RLIN Worl Catalog
# Elibron
# Oxford University Electronic Resources
# CARRIE A Full-text Electronic Library

 

Muhyiddin İbn Arabî ve Türkiye'ye Tesirleri
Prof.Dr. Mustafa Tahralı

 

Selçuklu devletinin son yıllarından başlayarak Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren hükümran olduğu geniş bir coğrafyayı ve altı asırlık uzun bir dönemi içine alacak böyle bir mevzuyu, burada yeterince ele alıp işlemek mümkün olmadığı gibi, böyle bir çalışmayı gerçekleştirebilmek de uzun yıllar sürecek bir çalışmayı gerektirecektir. Bizim buarada yapabileceğimiz sadece birkaç noktaya işaret edebilmek, olsa olsa konunun ehemmiyetine dikkat çekebilmekten ibaret olacaktır.

Bilindiği gibi, İbn Arabî hicrî 560-638 (1165-1240) yılları arasında yaşamış, gençlik yıllarını doğduğu Endülüs'te geçirmiştir. Genç yaşta tasavvufa intisap eder ve Endülüs'ün birçok şeyhi ile tanışır, onlara hizmet eder. Hizmet halkasında bulunduğu bu şeyhlerden ikisi kadındır. Bu zatlardan Rûhu'l-Kuds fî münâsahati'n-nefs adlı eserinde bahsetmektedir. Fütûhât-ı Mekkiyye'sinde de mülâkî olduğu birçok şeyhin ismini vermektedir.

Fas'ta bulunduğu 597 (1200/1201) yıllarında 35 yaşındayken şahidi olduğu manevi bir tecellide kendisine "Doğu'daki şehirlere" gitmesi emredilir. Aynı sene yola çıkar. Tunus, İskenderiye ve Kahire üzerinden Mekke'ye gelir ve hac vazifesini de ifa eder. Oradan 601 (1204) yılında Bağdat ve Musul'a geçer. Anadolu'ya gider, Malatya'da bulunur ve 603 (1206) yılında Kahire'ye döner. Burada şiddetli tenkit ve düşmanlıklara maruz kaldığından 604 (1207) yılında Kahire'yi terkeder. Haleb'e ve oradan 607 (1210) yılında Konya'ya gelir.

Selçuklu Sultanı ve halk onu iyi karşılar. Sadreddin Konevî onun müridi olur. Konevî'ye birçok eserinden icâzet verir. Konya'dan sonra Kayseri, Malatya, Sivas, Harran ve tekrar Bağdad'a gider, 608 (1211). Burada Avârifü'l-Maârif müellifi Şihâbeddin Ömer es-Sühreverdî (v. 632/1234) ile tanışır ve görüşür. 609 (1212) yılında Selçuklu Sultanı Keykâvus'a uzun bir mektup yazar:

Hıristiyan tebaa ile münasebetlerinde tedbirli olmasını; onların İslam davasına zarar verebilecek davranışlarına mani olmasını; şehirler ve civarlarında yeni kilise, manastır, vs. şeyler yapmalarına ve harap olan mabetlerinin tamir edilmesine müsade etmemesini; Hıristiyanların Müslümanlara karşı saygılı davranmalarını ve yakınlarından Müslüman olacak kimselere mani olmamalarının sağlanmasını sultana tavsiye eder.

Selçuklu Sultanı onu sarayına davet ederse de icabet etmez. 610 (1213) yılında Haleb'e, 611 (1214) yılında tekrar Mekke'ye gider. 612 (1215) yılında yine Anadolu'ya Aksaray'a gelir, Sivas ve Malatya'da bulunur. Sultan Keykâvus'un Antakya'da Hıristiyanlara karşı zafer kazanacağı müjdesini verir.

612 ile 626 (1215 ile 1219) yıllarını Malatya'da geçirir. Bu süre zarfında birçok talebesine eserlerinin icazetini verir. 617-618 (1220 ile 1221) yıllarında tekrar Haleb'e gelir. Burada Eyyûbî Sultanı el-Melik ez-Zâhir ile iyi münasebetler kurar. Sultanın davetlisi olarak 620 (1223) yılında Şam'a gider, oraya yerleşir ve 638 (1240) tarihinde, vefatına kadar bu şehirde kalır.

İslam tasavvufu ve düşüncesinde derin izler bırakan ve halen tesiri devam eden Fütûhât-ı Mekkiyye ve Füsûsü'l-Hikem adlı eserlerini Şam'da kaleme alır.

İbn Arabî'nin manevi bir işaretle, XIII.asırda İslam dünyasının en batısı Endülüs'ten, İslam dünyasının merkezine doğru hareket ettiği yıllarda, İslam dünyasının doğusundan da bir başka mühim hicret hadisesine şahit oluyoruz.

Mevlana'nın babası Sultan Bahâeddin Veled oğlu Celâleddin ile 618 (1221) yıllarında, o da manevi bir işaretle Orta Asya'dan, Belh'ten, Hicaz'a doğru hareket eder. Sonra 1228-1229 yıllarında Konya'ya gelip yerleşirler.

Bu iki mühim şahsiyetin göçlerinin ardından biri Batı'da Endülüs'te hüküm sürmekte olan Muhavvidler (541-668/1147-1269), Haçlı orduları karşısında yenilgiye uğrayarak Kurtuba ve İşbiliye gibi büyük şehirlerini kaybederek yıkılır (1269). Diğer emîrlikler zaman zaman mevziî hakimiyetler kurarlarsa da 1492 yılında Gırnata şehri de anlaşma ile teslim olur. Böylece Endülüs Müslümanları siyasi ve dini güçlerini tamamen kaybederler.

Benzer bir kaderi aynı tarihlerde İslam dünyasının doğusu da yaşamaktadır. Moğol orduları Orta Asya'dan itibaren önüne çıkan güçleri yok edip Bağdat'a dayanmış ve 656 (1258) yılında Abbasî Hilâfeti'ne son vermiştir. Sonra Irak, Suriye ve Anadolu'ya yürümüş ve Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına sebep olmuştur. Selçuklu Devleti'nin mirasını paylaşan Beylikler'den Osman Bey'in 1299 yıllarında kurduğu Beylik, devletin Batı hududunda Bizans'a komşu olduğundan, cihat ruh ve gayretini canlı tutarak daha batıya doğru gelişme imkanını elde etmiş ve bunu değerlendirmiştir.

Kısaca çizdiğimiz bu tarihî yıkılış ve bozgun tablosu içinde Endülüslü İbn Arabî'nin ve Belhli Mevlana Celaleddin'in Anadolu'ya, Konya'ya Selçuklu başşehrine birbirine çok yakın tarihlerde gelmiş olmaları, İslam tasavvufu ve düşüncesi bakımından, gelecek yıllar ve asırlarda mühim neticelerin doğmasını hazırlamıştır.

İbn Arabî'nin talebesi ve Mevlana'nın yakın dostu olan Sadreddin Konevî (v. 673/1274), İbn Arabî'nin ekolünü Arapça "metafizik" kitaplarla devam ettirirken, Mevlana da Farsça yazdığu şiirler ve Mesnevîsi ile İslam tasavvufu içinde dile getirilen bir tek "hakikat"in iki ayrı üslupta temsilcileri olmuşlardır.

Sonraki devir Mesnevî şârihleri Mesnevîyi İbn Arabî ve Konevî'nin ıstılahlarıyla yorumlayıp açıklarken, İbn Arabî ekolü mensupları da Mevlana'nın nazım ve şiirlerinde kullandığı üslup ve sembollerle Türkçe ve Farsça şiirler yazıyorlardı.

Mevlana'nın 1278 ve S. Konevî'nin 1273 yıllarında vefatlarından sonra, yıkılan Selçuklu Devleti'nin vârisi olarak Anadolu'nun batısında kurulan Osmanlı Devleti gelişmeye başlarken, Selçuklu ülkesinin ilim ve tasavvuf mirasına da sahip olmuş oluyordu. Bu manevi mirasa sahip çıkmayı gerektiren, hatta buna hususi bir itina gösterilmesini gerektiren sebepler de vardı. Bunlardan İbn Arabî ile ilgili olanlardan birisi şudur:

İbn Arabî, eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye fi'd-Devleti'l-Osmâniyye adlı çok küçük hacimli risalesinde cifr ilminin verilerine istinaden Osmanlı Devleti'nin kurulacağını ve bu devletle ilgili bazı hâdiseleri rumuzlu ifadelerle haber vermiş ve S. Konevî de bu eseri şerh etmiş, bazı rumuzları açıklamıştır.

İbn Arabî'nin Anadolu'da yaptığı sayahatler esnasında Konya, Kayseri, Malatya, Sivas ve Aksaray gibi şehirlerde ikâmeti sırasında tanışıp görüştüğü ve sohbetlerinde yetiştirdiği talebeleri, tabiatıyla onun fikirlerini ve görüşlerini gelecek nesillere aktarmaya devam edecekti.

Bunun yanında, rumuzlu ifadelerle Osmanlı Devleti'nin kurulacağını ve bazı hâdiseleri önceden bildirmesi, önceden bildirdiğine inanılması, Osmanlı sultanları, âlim ve mutasavvıflarının ayrıca dikkatini çekmiş, İbn Arabî'ye hususi bir ilginin gösterilmesini sağlayan sebeplerden biri olmuştur diyebiliriz. Nitekim, bu risalede geçen cümlelerden biri olan "İzâ dahale's-sîn fî'ş'şîn, yazheru kabru Muhyiddîn" yani, "Sîn şın'a dahil olduğu vakit, Muhyiddin'in kabri ortaya çıkacaktır" cümlesi, Kahire seferi sırasında Yavuz Sultan Selim Şam'a geldiğinde tahakkuk etmiş, İbn Arabî'nin o sırada üzeri çöplerle kaplı Sâlihiye'deki kabri ortaya çıkarılmış, Sultan türbenin yenilenmesini ve oraya bir de cami yapılmasını emretmiştir. 924 (1517) yılında caminin kuzeyine ayrıca bir de tekke inşa edilmiştir. Türbenin girişine Kemal Paşazâde'nin İbn Arabî'yi öven bir fetvasıyla İbn Arabî'nin biraz evvel zikrettiğimiz cümlesi yazılmıştır.

Şeyhülislam İbn Kemal'in (1468-1534) İbn Arabî hakkındaki fetvasının konumuzla ilgili cümleleri şunlardır:
"Ey insanlar! Biliniz ki, büyük şeyh, şerefli önder, âriflerin kutbu, muvahhidlerin imamı, Endülüslü, Hâtem Tayy kabilesinden Muhyiddin İbn Arabî kâmil bir müctehid ve fâzıl bir mürşid, taaccüp edilecek hayat hikayeleri ve olağan dışı hâdiseleri ve çok talebesi olan bir zattır. Âlimler ve ileri gelenler katında kabule mazhar olmuştur. Onu inkar eden hata yapmış olur. İnkarında ısrar ederse sapıtmış olur. Sultana, onu terbiye etmesi ve onu inancından çevirmesi gerekir. Çünkü sultan doğruyu yaptırmak ve kötülükten men etmekle memurdur. Onun birçok eseri vardır. Bunlar içinde Füsûsü'l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye bulunur. Bunlardaki meselelerin bir kısmının sözü ve manası belli, ilâhî buyruğa ve şer'-i Nebevî'ye uygundur. Bir kısmı da zâhir ehlinin anlayışına göre gizli olup, keşf ü bâtın ehlinin anlayışına göre açıktır. Meramını anlamayana bu durumda susmak lazımdır. Zira yüce Allah, 'bilgin olmadığı şeyin peşine düşme, çünkü kulak, göz ve kalbin her biri bu davranıştan sorumludur' (İsrâ, 17/36) buyurmaktadır..."

Bu fetvada dikkatimizi çeken noktalardan bazıları şunlardır: 1) İbn Arabî'nin ilmî ve manevi şahsiyetinden saygı ve övgü ile bahsedilmektedir. 2) Onun görüşleri âlimler ve ileri gelenler tarafından kabule mazhar olmuştur. 3) Onun görüş ve fikirlerini inkar edenler hata ederler; hatalarında ısrar ederlerse sapıtmış olurlar. 4) Sultanın yani devlet otoritesinin, ısrarlı inkarcıları terbiye etmesi ve inkarlarından çevirmesi gerekir; çünkü sultan doğruyu yaptırmak ve kötülükten men etmekle vazifelidir. 5) Zâhir ehlinin anlayışına göre gizli olan fikir ve görüşleri, keşf ü bâtın ehline göre açıktır. Şu halde, her devirde mevcut olan keşf ü bâtın ehli zâhir ehlinin anlayamadığı manaları anlayacaktır. 6) Onun bu nevi görüşlerinde meramının ne olduğunu anlayamayanların susması gerekir. Zira, her devirde temsilcileri bulunan keşf ü bâtın ehli bu manalrı anladığına göre, ülke sathında sadece zâhir ehlinin fikir ve görüşlerini hâkim kılmak ve zâhirî görüşlere uygun düşmeyen fikir ve görüşleri susturmak isteyenlerin, onları susturmak yerine, kendilerinin susmaları gerekir. Çünkü, keşf ü bâtın ehli, zâhir ehlinin dediği şeyleri anladığı gibi, onlardan fazla olarak başka şeyleri de anlamaktadır. Şu halde, susması gereken fazla bilenler değil, daha az bilenlerdir.

Fetvadan anlaşılan bu birkaç noktaya şunu da ilave etmemiz mümkündür. İbn Arabî, aklî ve naklî olan dinî ve dünyevî ilimlere ilave olarak, hatta bir bakıma dinî ilimin özü ve esası olan ilham, keşf ü bâtın ilmi adlarıyla anılan, asırlardan beri tasavvuf ehlinin temsil ettiği görüşlerin âlim bir sözcüsü sıfatıyla yeni bir "ilmî" metot ve üslup geliştirmiş ve kendi ulaştığı netice ve "hakikat"leri eserlerinde en veciz şekilde ifade etmiştir. Şu halde, zâhir ve bâtınıyla bir bütün ve cihanşümul bir din olan İslam'ı, böylece anlamalı ve cihanşümul bir yorumla kalp ve zihinlere takdim etmelidir. Gerçekten de İbn Arabî bu cihanşümul yorumu başarmış olan bir büyük mutasavvıftır.

Cihanşümul bir devlet kurmak niyet ve emelinde olan Osmanlı âlim ve devlet adamları da elbette kısmî, yarım, mevziî, mahallî ilim ve yorum sahiplerini değil, küllî ve cihanşümul olan ilim ve yorumları tercih edecek ve bunu gerçekleştirmek için de elinden gelen gayreti sarf edecektir.

İslam'ın kısmî ve mahallî yorumları, sadece mahallî devlet ve medeniyetlerin kurulmasına imkan verebilir. Cihanşümul devlet ve medeniyet kurmaya yönelmiş Osmanlı sultanlarının cihanşümul ilim ve görüşleri idrâk edebilen İbn Kemal gibi Şeyhülislam ve âlimlere, danışmanlara ve fetva ehline sahip olması hem devleti yönetenler ve hem de halk için ilâhî bir lütuftur.

1516 Yılında Anadolu Kazaskeri olan Yavuz Selim ile Mısır seferine katılan, dönüşte Şam'da İbn Arabî'nin türbesinin yaptırılması için sultana fetva veren ve 1525 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Şeyhülislam'ı olan İbn Kemal, bu fetvasıyla XVI:asır başlarında Osmanlı ülkesinde hüküm süren ve daha asırlarca sürecek olan bir kanaatin resmi temsilcisi ve sözcüsü olmuştur. Tabii ki, İbn Kemal'den önce iki asır boyunca âlimler, mutasavvıflar ve devlet yöneticileri nezdinde böyle bir kanaat oluşmuş olmasaydı, İbn Arabî'nin görüş ve fikirlerini devam ettirebilen ilim ve tasavvuf ehli bulunmasaydı, böyle bir fetvanın verilebilmesi mümkün olamazdı. İbn Arabî hakkında Sultan'ın fetvaya başvurması ise, sanıyoruz ki artık Osmanlı ülkesi olan Mısır ve Suriye'de İbn Teymiye (v. 728/1328) ve benzerlerinin, takipçilerinin İbn Arabî'ye karşı düşmanca görüş ve fikirlerinin sebep olabileceği kargaşayı resmen önlemek içindir. Zaten İbn Teymiye Osmanlı asırlarında ilgi ve itibar görmemiş, ancak yıkılış dönemi olan XX.yüzyıl başlarında ve günümüzde çok dar bir kesim tarafından benimsenmiştir.

..... Osmanlı uleması, XVI.asırda diğer İslam ülkelerine nisbetle İbn Arabî'nin eserlerine daha çok alaka göstermektedir.

..... Osmanlı ilim ve siyaset adamları, XVIII. asrın başında da İbn Arabî'yi din, fikir, ilim ve siyaset anlayışının temel taşlarından biri olarak görmekte, bunu İran ve diğer İslam ülkelerine nisbetle bir imtiyaz ve üstünlük olarak değerlendirmektedirler.

..... Tasavvuf bakımından, talebe yetiştirmek kitap yazmaktan daha gerekli görülmüştür. Ancak, İbn Arabî her ikisini de yaparak diğer büyüklerle beraber bu konuda da örnek teşkil etmiştir. Yetiştirdiği talebelerden bilhassa S.Konevî mühimdir. Zira, başta Füsûs olmak üzere onun ilk şârihi, yorumlayıcısı, fikirlerinin takipçisi ve bir bakıma ilk sistemleştiricisi odur. Miftâhu'l-Gayb ve diğer eserleri, İbn Arabî'yi Anadolu'da tanıtan ve anlatan eserler olmuştur. Talebeleri de hem kendisinin hem de İbn Arabî'nin takipçileri olmuştur.

S. Konevî'den itibaren günümüze kadar 7 asır boyunca İbn Arabî ekolünü ülkemizde devam ettiren şahsiyetlerden bazıları şunlardır:
1) Dâvûd-i Kayserî (v. 751/1350): Konevî'nin talebelerinden Kemaleddin Kâşânî'nin talebesidir.
2) Molla Fenârî (v. 834/1430): Babası Konevî'nin halifelerindendir.
3) Muhammed Kutbuddin İznikî (v. 855/1450): Molla Fenârî'nin talebesidir.
4) Yazıcızâde Muhammed Efendi (v. 855/1451): Muhammediye isimli meşhur eserin müellifidir.
5) Cemal Halvetî (Çelebi Halife, v. 912/1506): İbn Arabî'nin iki beytini şerh etmiştir.
6) İdris Bitlisî (v. 926/1520).
7) Sofyalı Vali Efendi (v. 960/1552): Füsûs şârihi.
8) Üftâde Muhammed Muhyiddîn (v. 968/1580): Bursalı ve Çelvetiye Tarikatı büyüklerindendir.
9) Aziz Mahmud Hüdâyi (v. 1038/1629): Üftâde Hazretlerinin talebesidir.
10) Nureddin Musliheddin Mustafa Efendi (981/1578).
11) İsmail Ankaravî (v. 1041/1631): Meşhur Mesnevî şârihidir.
12) Abdullah Bosnevî (v. 1046/1636): Füsus şârihidir.
13) Sarı Abdullah Efendi (v. 1071/1660).
14) Karabaş Veli (Ali Alâeddin Atvel, v. 1097/1685).
15) Atpazarî Osman Fazlı İlâhî (v. 1102/1690).
16) Niyâzî-i Mısrî (v. 1105/1693): En yaygın ve meşhur tasavvufî divanın sahibidir.
17) İsmail Hakkı Bursevî (v. 1137/1724).
18) Nasuhî Mehmet Efendi (v. 1130/1717).
19) Abdullah Salâhî-i Uşşâkî (v. 1196/1781).
20) Harîrîzâde Seyyid Muhammed Kemaleddin (v. 1299/1881).
21) Muhammed Nuru'l-Arab (v. 1305/1887).
22) Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî (v. 1311/1893): Tercüme-i Cânibü'l-Garbi fî Halli Müşkilâti İbn Arabî adlı bir eseri vardır.
23) Salahaddin Yiğitoğlu (v. 1937).
24) Amhet Avni Konuk (v. 1938).
25 Nuri Gençosman (v. ?).

Bu şahsiyetleri, talebe ve müritleriyle birlikte düşünecek olursak İbn Arabî'nin Osmanlı toprakları üzerinde günümüze kadar uzanan ve halen de devam eden mühim bir tesire sahip olduğunu ve Türk-İslam tasavvuf ve edebiyatı üzerinde derin bir iz bırakmış bulunduğunu az çok tahmin edebiliriz.

{Endülüs'ten İspanya'ya adlı kitaptan (TDV, İst. 1996) alınmıştır}