Hayallerin Sığınağı Endülüs

Enver Şengül

 

Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun Simyacı adlı romanı çıkarmıştı beni Endülüs’ün o gizemli yolculuğuna. O romanda  İspanyol genç çoban, gördüğü rüyanın etkisi ile hayatının yolculuğuna çıkıyor ve işaretlerin dilini çözmeye çalışıyordu.

 

 

Coelho’nun o eşsiz anlatım dilinde Elhamra Sarayı ve Magrip’e yolculuk masalsı bir lezzetle beyin kıvrımlarımdaki yerini almıştı ve ta ki günün birinde İspanyol çobanın gezip tozduğu yerleri gezip görünceye ve hatta bazı işaretlerin dilini çözmeye çalışıncaya kadarendülüsbir erişilmez coğrafyanın adıydı.
 


 

Coelho’nun Simyacısı’nda  Tarık Bin Ziyad ismini anmamız gerekir aslında. Hani o ünlü İslam komutanı. 7000 kişilik ordusuyla ve gemileriyle Afrika’dan Avrupa’ya geçen ve ordusunun geride gözleri kalmaması için karadaki gemilerini yaktıran Tarık Bin Ziyad…

 

 

Endülüs ordusunun bu cesur komutanı, gemileri yaktığı gün aslında insanlık tarihini aydınlatan bir meşaleyi yaktığının da  farkında mıydı bilinmez ama yaktığı o ateş aslında yüzlerce yıl sonra Avrupa Rönesansı’nın kapılarını aralayacak en önemli adımların da başlangıcıydı.
 


 

Evet, başkenti Şam’da bulunan Emevi Devleti daha İslamiyetin ilk yüzyılı olan 7. yüzyılda Kuzey Afrika’nın tümünü ele geçirmişti. Tarık Bin Ziyad’ın İber Yarımadası’na gönderilmesi bu döneme rastlar. O zamanlar İber Yarımadası, Germen asıllı bir ulus olan Vizigotların elindeydi ve Ziyad, Vizigot Kralı Rodrigo’yu ağır bir yenilgiye uğratarak kısa bir süre içinde tüm yarımadayı ele geçirdi.
 


 

7.yy. a kadar İslamiyet çağının en ilerici düşünce yapısıydı. Avrupa ortaçağda insanlık tarihinin en karanlık dönemlerini yaşarken Arap yarımadasından bir aydınlanma düşüncesi tüm dünyaya ışık saçıyordu. Bu dönemlerde ünlü düşünürlerin ve alimlerin kitapları hızla Arapçaya  çevrilmiş ve işte 711 yılında Musa İbni Nusayr’ın azatlı kölesi olan Berberi soyundan Tarık Bin Ziyad, daha sonra adının verildiği boğazdan karşıya geçerken aslında İslam felsefesinin o dönemde yaydığı aydınlanma ışığını da güneyden Avrupa’ya taşıyordu.


 

Bu kitaplar İslam orduları ile birlikte Avrupa’ya taşındı ve daha sonraki uzun yıllar boyunca bu anlayış İbni Haldun, İbni Rüşt, İbni Hazm ,İbni Meymun (Mimonides) gibi alimlerin doğmasına; fizik, kimya, tıp, felsefe ve astronomi alanlarında önemli gelişmelerin yaşanmasına yol açtı.

 

Farabi, İbni Rüşd, İbni Sina, doğudan aldıkları ışıkla batıyı aydınlatıp Dante’yi ve Nietzche’yi çıkaran anlayışın da habercisi oldular.
 


 

İşte Simyacı’nın rüyalarının peşinde koşan çobanı gibi ben de hem Coelho’nun roman kahramanının, hem de o ünlü Berberi Komutanı Tarık Bin Ziyad’ın peşine düştüm. 
 

Ziyad’ın gemileri ile çıktığı kumsalda yanan yelkenlilerden kalan izleri aradım. Gördüğüm ilginç manzara ve olaylarda Simyacı gibi şifreler sezdim ve bunları çözmeye çalıştım. 
 


 

711 yılında başlayan ve 1400’lü yıllara kadar uzanan büyük İslam medeniyetinden kalan eserlerin nasıl olur da bu güne kadar yok edilemediğine şaştım. Dünyanın en önemli camilerinden olan ünlü Kurtuba Camii’nin muhteşem etkisi altında ezildim. Binbir gece masallarının o efsanevi Elhamra Sarayı’nın taş duvarlarının iç içe geçen galerilerinde kayboldum.

 

Evet İspanya… Birçokları için sadece “Zil, şal ve gül”, bazıları için de arenalar, boğa güreşleri ve efsanevi boğa güreşçisi El Cordobes.
 


 

Bazıları için deendülüsve geçmişin İslam medeniyetinin Rönesans’ın da yolunu açan zengin kültürel miras ve insanlık tarihinin önemli kilometre taşı…

 

Benim için üçüncüsü geçerli oldu elbette, zillerin ve şalların durağına uğramadım. Çok merak ettiğim halde matadorlarla boğaların kanlı cengini izlemedim. Ama Tarık Bin Ziyad’ın yolunu izleyerek Cebelitarık, Sevilla, Kordoba ve Granada’da yolculuğumu tamamladım. 
 

 

 


Sevilla, ünlü Alkazar Sarayı… Gezdikçe büyüleniyor, karşınıza çıkan bir kapı alıp sizi başka kapılara götürüyor. Aslında burası da bir Emevi Sarayı. Hatta sarayın ünlü eski camisine ait tek minare şu an çok büyük bir çan kulesi olarak kullanılıyor. Onun dışında sarayın her noktasında, her motifinde ve her kemerinde İslam kültürüne dair izlere rastlanıyor.

 

Sevilla Christoph Colomb’un da memleketi. Buradan yola çıkarak Amerika’yı keşfetmiş. Şehir de ona ait sütunlar ve heykellerle donatılmış. Hatta büyük katedralin içindeki mezarını görüyor ve üzerindeki mermer lahitteki işlemelere hayran kalıyorsunuz.

 

Sevilla çok modern bir şehir aynı zamanda. Tarihi dokunun dışına çıktığınızda son derece modern  yapılar ve işyerleri karşılıyor sizi ve hatta içinden geçen nehrin kent hayatına katılış şeklini hayranlıkla izliyorsunuz.
 


 

Ama asıl Kordoba’dan etkileniyorsunuz. Kordoba…endülüsEmevilerinin en görkemli dönemlerinin başkenti ve onların kullandığı adıyla Kurtuba… 9 ve 10.yy. da Kordoba, dünyanın en büyük kentlerinden biriydi ve en çekicisiydi…

 

Bugüne kadar en çok etkilendiğim kültür varlıklarını saymaya kalksam, ünlü Kurtuba Camisi’ni en üst sıralara yerleştiririm. 785’te Emevi Emiri Abdurrahman’ın inşa ettirdiği bu camiyi gerçekten yazıyla anlatmak zor. Görmek, hissetmek lazım. Birlikte Emevilerin bu görkemli yapısını gezdiğimiz arkadaşımı caminin içinde kaybettim desem, sanırım büyüklüğü hakkında küçük bir ipucu verebilirim. Evet gezi arkadaşımı bu çok büyük ve çok kalabalık caminin içinde kaybettim. Aramakla bulamadım ve en sonunda çıkış kapısının önünde dakikalarca beklemek zorunda kaldım.
 


 

Dünyanın en çok ilgi çeken ve Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan bu camide 25 bin kişi aynı anda namaz kılabiliyor. 1500’lü yıllardan sonra bu önemli yapıda dönemin Hristiyan yöneticileri tarafından büyük değişiklikler yapılmış ve bu büyük eserin içine 55 küçük şapel ile 1523 yılında Kral Ferdinand tarafından 1 büyük katedral yerleştirilmiş. Bu yönü ile dünyanın en ilginç yapılarından biri. Dışı cami, içi caminin yanı sıra, bir bölümü katedral ve aralara sıkıştırılmış küçük şapeller. Ünlü mihrabı ise yerli yerinde duruyor. İslam mimarisinin, Hristiyan mimarisi ile bir sentezi mi desem, yoksa acımasız bir kültür ihaneti mi desem karar veremedim.”Bilginlerin adı ta uzaktan çınlayan Kurtuba’ya ne oldu?”

 

Endülüs’ün en önemli şehirlerinden birinde ve Gdanada’dayız. Ünlü Elhamra Sarayı’nı göreceğiz. Elhamra… Masalların sarayı… Görmeden inanmak, yaşamadan hissetmek zor.

 

Meğerse Elhamra Sarayı’nı görmek öyle kolay değilmiş. Hayatımda randevu ile girilen tek kültür varlığı oldu. İki gün öncesinden araya torpiller de koyarak biletimizi aldık ve bize içeri giriş saatimizi o zaman belirlediler. Tam 16:20 ‘de orada olacaktık. Saatinde oradaydık ve 30 kişilik bir grupla içeri alındık. 
 


 

Elhamra, Granada şehrine çok hakim bir tepede kurulmuş. Şehir ayaklarınızın altında. Kuş bakışı her tarafı izleyebiliyorsunuz.

 

İçinde taşıdığı sırlarla yıllara meydan okuyup varlığını sürdüren Sierra Nevada’nın eteğindeki kırmızı tepeye mevzilenmiş beyaz saray, akşam güneşinin tatlı kızıllığı altında renklerle dans ederek bizleri kucaklıyor.

 

Sierra Nevada Dağları’nın Gırnata şehrine hakim uzantısı, esen serin rüzgarların şehir ile ilk kucaklaştığı yerdir. Serinlik, Akdeniz sıcağının yakıp kavurduğu topraklar için bulunmaz bir nimet. Elhamra Sarayı, Gıranada’nın en güzel yerine kurulmuş. Sarayı gezerken bunu görüyorsunuz. Ayrıca, oldukça emniyetli sayılabilecek bir mekan burası. Daha Ziyad’ın oğlu Tarık’ın kaptanlarından ve Gırnata’nın ilk emiri Aben Habuz zamanında, Sultan Süleyman’ın hikmet kitabını okuduğunu söyleyen Arap müneccim Ibrahim Ibn Ebu Acub tarafından sarayı ve Gıranada’yı düşmandan korumak için yapıldığı rivayet edilen büyü sayesinde sarayın korunduğuna inanılırdı.

 

Elhamra,endülüsİslam sanatının zirvesi olarak kabul ediliyor. Ana mekanlardaki İslami etki hiç bozulmamış. Çevresine daha sonraları Hristiyan mimari özelliğinde yapılar ve eklemeler yapılmış. Bunlardan en önemlisi adeta bir arenayı andıran V.Karlos Sarayı. 

 

Birbiri içine geçen bahçeler, avlular, odal

r, sütunlar, kemerler.. Duvarlardaki taş işçiliğine ve detaylardaki zarif işlemelere hayran oluyorsunuz.

 

Elhamra Sarayı bir düşün adı aslında. Hiç bitmeyecek rüyalar görüyorsunuz sarayın ayrıntılarını gezerken. “Bu kadar da olmaz” diyorsunuz.  Geziniz bitip sarayın diğer ucundan dışarı çıktığınızda, dönüp yapıya bir kez daha bakıy

aorsunuz gözünüzü alamadan…

 


 

F. Villaespeza’nın söyledikleri kulağınızda çınlayarak…" Her ne kadar duvarlarının gölgesi dahi kalmamış olsa bile, hayallerimizin tek sığınağı olan O yerlerin hatırası ebedidir. Ve bir gün dünyadaki son bülbül, El-Hamra'nın efsanevi kalıntıları içinde yuvasını yapacak ve şarkısını söyleyecek son bir veda için."
 

Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.


 

Enver Şengül Hakkında

 

1960 yılında doğdu, Van Eğitim Enstitüsü ve Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi'ni bitirdi. Çeşitli illerde öğretmenlik yapmasının yanında gazeteci olarak TRT, Anadolu Ajansı, Hürriyet ve Güneş  gazetelerinde çalıştı. Trakya Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler uzmanlığı ve Kültür Şube Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 4 yıldan beridir Avrupa Müze Ödüllü T.Ü. Sultan II.Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi Müdürlüğü görevini yürütüyor. Behiç Günalan ile birlikte “Ufukların Tacı Selimiye”  ve “Bitlis” adlı iki  kitabı var.
 


 

 

 

Fotoğraf çekmeye 1985 yılında gazetecilik yaptığı yıllarda başladı. Haber amacıyla çektiği fotoğrafların arasına düşen ilginç kareler kendisine bu sanat dalının kapılarını araladı. Önce kendiliğinden başlayan ve daha sonra AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) üyeliği ile devam eden  bu  ilgi, bugüne kadar kesintiye uğramadı. Sanat yaşamında , biri uluslararası olmak üzere 14 kişisel sergi açtı, üçü uluslararası olmak üzere 20 civarında karma sergide fotoğrafları yer aldı.  Ulusal düzeyde 25 civarında ödülü var. Çalışmaları çeşitli yayın organlarında yer aldı ve dergilere kapak oldu. Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği’nde (E-FOT) uzun yıllar yöneticilik yaptı ve eğitim sorumlusu olarak görev aldı. Halen, Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Bölümü’nde fotoğraf dersleri veriyor.