AVRUPA'DA DÜNDEN BUGÜNE MÜSLÜMAN İMAJI VE BAZI FİİLÎ NETİCELERİ Prof.Dr. Mehmet Özdemir

 

Tarihin lüzumsuz bir uğraş alanı olduğuna dair zaman zaman dile getirilen bazı iddialara rağmen, geçmişin tanınmasına yardımcı olması yanında bugünü, hatta yarını bile etkisi altına aldığı bir gerçektir. Dolayısıyla, tarihten kopuk olarak ne bugünü değerlendirmek, ne de yarını planlamak mümkündür. Çünkü, "bugün" dediğimiz zaman dilimi, "dün"ün bir devamı; "yarın" ise "bugün"ün vârisidir.

Tarih, bünyesinde çok büyük oluşum ve değişimleri barındıran çok engin bir hâfızadır. Bu oluşumlardan biri, muhtelif insan topluluklarının birbiri hakkında şekillendirdikleri imajlardır. İmajlar, asırları içine alan muhtelif türden ilişkilerin birer neticesidir. Tarihin bir unsuru olması itibarıyla dün oluşan bu imajlar, az ya da çok değişikliğe uğrayarak, ama çoğu kere özünü pek yitirmeden bugüne ulaşır, dahası bugünü etkisi altına alır.

İşte, Avrupa'da M. VIII. yüzyıldan itibaren oluşan ve değişik evrelerden geçerek bugün de varlığını bâriz bir şekilde hissettiren "müslüman imajı", böyle bir olgudur. Peki nedir bu imaj ve nasıl oluşmuştur?

Ortaçağ tarihinin en önemli gelişmelerinden biri, belki de başta geleni, İslam fetih hareketleridir. M. 632 senesinde başlatılan bu fetih hareketleri ile 732 senesine gelindiğinde, bir diğer ifadeyle Hz. Peygamber'in vefatından bir asır sonra Müslümanlar, Doğu'da Sâsânî İmparatorluğu'nun varlığına son verdikten ve Türkistan'ın fethini tamamladıktan sonra Çin sınırlarına dayanmışlar; Batı istikametinde ise Mısır, Kuzey Afrika (Mağrib) ve İspanya'nın (İberya Yarımadası, Endülüs) fethinin ardından Fransa'ya girmişlerdi (Paris'e 234/30 km).

Biraz dikkat edildiğinde, bu topraklardan Güneydoğu Anadolu ve Suriye yanında batı istikametinde feth edilen Filistin, Mısır, Kuzey Afrika, İspanya ve Güney Fransa'nın tamamıyla Hıristiyan hâkimiyetindeki topraklar olduğu kolayca anlaşılacaktır. Bunun anlamı şudur: M. IV. yüzyılda devlet dini olduktan sonra hızla yayılan Hıristiyanlık, ilk defa çok ciddi ve çetin bir rakiple karşılaşmış, dahası bu yeni rakip karşısında ağır bir mağlubiyete uğramıştır.

Kilise mensupları, Hıristiyanların uğradığı mağlubiyetleri dinlerini iyi yaşayamamalarının, içinde bulundukları ahlâkî bozulmanın bir karşılığı olduğu ve bu gelişmelerde, aslında "şeytanın askerleri" olan müslümanların ilâhî irade tarafından geçici olarak hıristiyanlara musallat edildiği, ancak sonuçta yine hıristiyanların kazanacağı yorumunu yaparak, fetihlerin meydana getirdiği şoku bir nebze de olsa hafifletmeye çalıştılar.

Ancak hıristiyan âlemi açısından asıl endişe verici olan gelişme, fethedilen topraklarda yaşayan hıristiyan toplulukların kitleler halinde ve hızlı bir biçimde İslam'a girmeye yönelmiş olmalarıydı. İşte bu durum karşısında kilise mensupları, islamlaşmanın engellenmesini, kaybedilen toprakların geri alınmasından daha önemli bir vazife olarak telakki ettiler. Bunun için buldukları en önemli çare, hıristiyan kitlelere İslam'ın ve müslümanların son derece çirkin ve sevimsiz bir görüntü içerisinde takdim edilmesinden ibaretti. Bir başka ifadeyle, artık hıristiyan dünyasında yönlendirilmiş bir müslüman imajı şekillenmeye başlamaktaydı. Özetle ifade etmek gerekirse, bu imaj çerçevesinde;

1) İslamiyet, gerçek ve doğru din olan Hıristiyanlık karşısında yalan ve hurafeden ibaret bir dindir. Hz. Muhammed din adına uydurma kıssalarla bâtıl inançları birbirine karıştıran ve söylediklerini destekleyecek mucizelerden yoksun bulunan bir "sahte peygamber"dir. Her ne kadar onun bazı sözleri kulağa doğru ve hoş gibi gelse de bu sözlerin içinde fesat ve zehir gizlidir.

2) İslamiyet kılıç, şiddet ve zorbalık dinidir. Bu din, özellikle hıristiyanları baş düşman olarak görür. Hıristiyanların öldürülmesi, imha edilmesi, onlara her türlü zulmün yapılması, Kur'an'ın bir emridir. Yine, hıristiyanların kılıç zoruyla müslüman yapılması da bu dinin gereğidir.

3) İslam şehvet dinidir. Kur'an'da zina serbesttir. Hatta homoseksüelliğe müsade edilmiştir. Müslüman erkekler yedi, hatta on kadınla evlenebilirler.

4) Hz. Muhammed, kıyamete yakın geleceği bildirilen "deccal"dir.

5) Muslümanlar "putperest"tir, "şeytanın askerleri"dir.

Asırlarca İslam'dan bahseden hıristiyan kaynaklarında işte böyle bir İslam ve müslüman imajı çizildi, papalar mektuplarında bu imajı işlediler, papazlar vaazlarıyla hep bu imajı pekiştirdiler. Mesele bununla da kalmadı. Değişik coğrafyalarda kutsanan hıristiyan azizleri, Tanrının müslümanlara olan öfkesinin yeryüzündeki birer sembolü haline getirildi. Bunun en tipik örneği, Hz. İsa'nın kardeşi olduğuna inanılan İspanya'daki Santiago'dur (Aziz Yakub). Katolik hıristiyanlar, Santiago'nun tarihî şahsiyetini bir tarafa bırakarak bu ismi ,İspanya'yı "putperest" olarak niteledikleri müslümanlardan geri almak ve yarımadada Hıristiyanlığı tekrar ihya etmek üzere Tanrı tarafından görevlendirilen olağanüstü bir kahramana dönüştürmüşlerdir.

Netice itibarıyla, fetihlerin hemen akabinde oluşmaya başlayan bu imaj çerçevesinde Hıristiyanlık "Tanrının dini", hıristiyanlar "Tanrı'nın askerleri"; Müslümanlık "şeytanın yolu", müslümanlar ise "şeytanın askerleri" idi. Dolayısıyla, iki din ve iki dinin mensupları tam zıt istikametlerde duruyorlardı.

Yukarıda verilen bilgilerden de anlaşılacağı gibi, bu imaj bir takım gelişmelerin hâsıl ettiği bir sonuçtu. Ancak, kendisi de bilâhare başka bazı gelişmelerde rolü bulunan önemli faktörlerden biri haline geldi. Bu gelişmelerden ilki ve belki de en önemlisi, haçlı savaşlarıdır. Kutsal mekanları kurtarmak maksadıyla "putperestler"e karşı kutsal savaşa çıktıklarına inanan hıristiyan askerleri en fazla keyiflendiren husus, akıtılan müslüman kanının çokluğuydu. Tarihçi Runciman'ın ifadesiyle, haçlı askerleri zincirden boşanmış deliler gibi yollarda, evlerde ve camilere oradan oraya koşup önlerine çıkan herkesi kadın, erkek ve çocuk demeden öldürüyorlardı. Müslüman kanına o kadar susamışlardı ki, sonunda öldürdükleri müslümanların kanları neredeyse diz boyuna ulaşmıştı.

Oluşturulan bu sahte müslüman imajının Ortaçağ'da hafızalarda yer eden önemli fiilî neticelerinden bir diğeri, müslümanlardan geri alınan Sicilya ve Endülüs gibi topraklarda hıristiyan hakimiyetinde yaşamak durumunda kalan müslüman topluluklara uygulanan hıristiyanlaştırma ve asimilasyon politikalarıdır. Bu topraklarda hıristiyan idareciler siyasi hakimiyetlerini sağladıktan sonra kendi idareleri altındaki müslüman cemaatlerini, "Hıristiyanlığı kirletmeleri muhtemel necis unsurlar" olarak görmüşlerdir. Bu bakış açısının bir sonucu olarak, devlet-kilise ikilisi daha önce yahudiler üzerinde denenen ve büyük ölçüde başarılı olan metodun bir benzerini uygulamaya koyarak, müslümanları hıristiyanlaştırmak suretiyle, kendi tabirlerince onları "necasetten arındırma"ya gayret ettiler. Bunun için daha önce verilen can, mal ve din emniyetine dair güvenceler göz ardı edilerek,

--Müslümanların zorla vaftiz edilmeleri için bir dizi ferman çıkarıldı.

--İslam dini ile ilgili kitaplar toplanarak imha edildi.

--İslamî kılık-kıyafet ve ibadetler yasaklandı.

--Arapça konuşma ve yazma, müslüman veya Arap isimleri kullanma, Arapça şarkılar söyleme de yasaklar kapsamına alındı.

--Cami ve mescitler kiliseye çevrildi.

--Küçük yaştaki çocuklar ailelerinden alınarak, hıristiyan terbiyesiyle yetişmelerini sağlamak maksadıyla manastırlara teslim edildi.

--Bütün bunların ardından vaftiz edilen müslümanların gerçek birer hıristiyan olup olmadıklarını kontrol etmek için engizisyon mahkemeleri devreye sokuldu.

Görüldüğü gibi, buraya daha başkaları da eklenebilecek olan bu tebir ve uygulamalar, kelimenin tam anlamıyla"düşman" olarak kabul edilen bir topluluğun toptan yok edilmesi hedefine yönelikti ve bu hedefe de büyük ölçüde ulaşıldı. Bunda hıristiyan idarecilerin hıristiyanlaştırma politikasını uygulamada gösterdikleri ısrar ve titizliğin büyük rolü bulunduğu şüphesizdir. Bununla birlikte, müslümanların durumunun da bu başarının sağlanmasına yardımcı olduğunu belirtmeden geçmemeliyiz. Şöyle ki,

Hıristiyanlaştırma politikası uygulamaya konur konmaz, müslümanların ekonomik bakımdan durumu iyi olanları ve bu arada münevverleri Kuzey Afrika'ya göçü tercih ettiler. Dolayısıyla, İspanya'da kalan müslüman cemaat hem ekonomik hem de entellektüel düzey bakımından fakirleşmiş ve sonuçta kimliğini muhafaza konusunda dirençsiz kalmıştır. Diğer taraftan, o dönemin İslam ülkeleri söz konusu müslümanlara yardım için müşterek bir plan ve politika geliştirememişlerdir.

Bütün bu olumsuz şartlara rağmen, müslüman cemaatinin önemli bir bölümü, şeklen hıristiyan görünse de gizlilik içinde İslam'a bağlılığını şu ya da bu şekilde devam ettirmenin gayreti içinde olmuştur. Bu durumu fark eden hıristiyan idareciler, bu sefer kesin çözüm için sürgün politikasını devreye sokmuşlar ve bu suretle varlığına tahammül edemedikleri müslümanları dokuz asırlık topraklarından koparıp atmışlardır.

İspanya'da İslam ile hesaplaştığına inanan Batı Hıristiyanlık âlemi, tam da bu sevinci yaşarken aynı sıralarda yine İslam adına Anadolu üzerinden kopup Balkanlar ve Orta Avrupa'ya doğru hareket etmekte olan müslüman Türkler ile karşılaştı. Bu sefer imaj oluşturma mekanizması Türkler aleyhine harekete geçirildi. Daha önce müslüman Araplar'a nisbet edilen olumsuz sıfatların tümü, belki de daha fazlası Türkler için söylenmeye, yazılıp çizilmeye başlandı.

Sözgelimi, 1603 yılında General History of the Turks (Türkler'in Genel Tarihi) isimli eseri yazan İngiliz papaz Knolles, Türkler'i, "dünyaya dehşet saçan teröristler" olarak nitelemekteydi. Shakespeare'in cümlelerinde Türk, "şehvetperest", "cinsel edepten mahrum âciz bir hayvan", "zalim ve sinsi bir insan" olarak takdim edilmekteydi. Luther ise, Türkler'i kötülemek için daha da ileri gidiyor ve Türk'ün tecessüm etmiş şeytan ya da şeytanın ta kendisi olduğunu söylüyordu.

İslamiyet ve müslümanlar hakkında Ortaçağ'da oluşan bu imaj, büyük ölçüde Yeniçağ'da da varlığını muhafaza etti. peki bugün için durum nedir?

Doğrusu bugünkü Avrupa'nın, Ortaçağ'dakinin aynısı olduğunu söylemek ne kadar zor ise, bugünkü Avrupalının müslüman imajının dünkü ile aynı olduğunu söylemek de o derece zordur. Her şeyden önce, dünden farklı olarak günümüz batı dünyasında, sayıları henüz çok olmasa da İslam'a daha objektif ölçülerle bakabilen ve bu çerçevede değerlendirmeler yapabilen ciddi ilim adamlarının varlığı söz konusudur. Diğer taraftan, bugünün Avrupası kendi içinde geliştirdiği ve uygulamaya çalıştığı temel insan hakları değerleriyle dünün Avruapsından çok farklıdır.

Ancak bütün bunlara rağmen, Avrupa insanının büyük bir bölümünün şuur altında klasik müslüman imajının varlığını muhafaza ettiği bilinmeyen bir gerçek değildir. Bu cümleden olarak, edebî eserlerde müslüman yine aşağılanmaktadır. Filmlerde müslüman ya tiksindirici ya da alay konusu tiplemelerle takdim edilmektedir. Televizyon kanalları ve diğer basın yayın organları, İslam dinini terör ve şiddet kavramlarıyla iç içe göstermek için bilinçli bir çaba sarf etmektedirler.

Bazı ırkçı siyasi partiler müslümanları "sürü" olarak niteleyip aşağılamaktadırlar. Eski ABD cumhurbaşkanlarından Nixon, 1992 yılında yayınladığı bir eserinde Amerikalılar'ın çoğunun müslümanları uygar olmayan, kirli, barbar, aklını iyi kullanamayan bir toplum olarak görme eğiliminde olduklarını dile getirmektedir. İlk ve orta dereceli okullarda okutulan ders kitaplarında İslam ve müslümanlar ile alakalı olumsuz ifadeler ve yanlışlıklar yine varlığını korumaktadır. Hatta olumsuz müslüman imajı, Avrupa haritasının içinde mülahaza edilen bazı bölgelerde, bugün bile en az Ortaçağ'daki kadar şiddetli etnik ve dinî temizlik hareketlerine mesnet teşkil edebilmektedir. Bulgaristan, Bosna-Hersek ve Kosova'da yaşananları, söz konusu müslüman imajıyla irtibatlandırmadan tam olarak anlamak mümkün değildir.

İşte, Avrupa Türklüğü ya da bir başka ifadeyle Avrupa'da Türkler kendileri dışında ve fakat kendileri hakkında başkaları tarafından oluşturlan böyle bir imajla karşı karşıyadırlar. Bu imaj, ister istemez onun kimlik mücadelesinin önünde ciddi bir engel olarak durmaktadır. Ancak, değişim tarihin temel dinamiklerinden biridir. Binaenaleyh, sözü edilen imaj da bir şekilde değişecektir. Sabırlı, bilinçli ve planlı gayretler bu değişimi hızlandıracak ve yarını bugünden daha olumlu bir hale dönüştürebilecektir. Bunu sağlayabilmek için gerek Türkiye'deki ilgili yetkililere, gerekse Avrupa'daki Türkler'e önemli görevler düşmektedir. Maddeler halinde sıralayacak olursak,

1) Türkler'in kimliklerini sağlayacak iki temel öğeden biri dilleri, diğeri ise dinleridir. Dolayısıyla, hem dillerini ve hem de dinlerini doğru kaynaklardan öğrenmelerini sağlayacak mekanizmalar mutlaka geliştirilmelidir.

2) İlgili Avrupa ülkeleri nezdinde teşebbüslerde bulunularak, İslam ve Türkler hakkında ders kitaplarında yer alan ve doğrudan Türkler'e bakışı etkileyen yanlış bilgilerin düzeltilmesi için daha yoğun çaba sarf edilmelidir.

3) Türkler, içinde yaşadıkları Avrupa ülkelerinin asimile olmadan uyumlu bir unsuru haline gelmelidirler. Bunun için o ülkelerin hassas oldukları değerler iyi bilinmeli ve dikkate alınmalıdır. Sağlıklı bir iletişim içinde yaşadıkları toplumların dillerini mutlaka öğrenmelidirler. Bu hususta yahudi cemaatlerinin tecrübeleri dikkatle incelenmelidir.

4) Türkler, davranışlarıyla içinde yaşadıkları toplumlara başka bir devletin "beşinci kol"u gibi çalıştıkları intibaını vermemelidirler. Çünkü, hiçbir ülke ve toplum kendi sınırları içinde kendi aleyhine hareket eden bir topluluğa sonsuza dek müsamaha göstermez, gösteremez.

5) Türkler, yaşadıkları toplumlarda nüfuz ve etkilerini artırabilmek, toplumun vazgeçilemez bir parçası oldukları kanaatini yerleştirmek için mutlaka ekonomik ve kültürel açılardan son derece güçlü olmalıdırlar.

6) Ekonomik ve kültürel alanda sağlanacak birikimden, medya organları vasıtasıyla var olan yanlış imajı düzeltmek için yararlanılmalıdır.

7) Türkiye, Avrupa'daki Türkler'in eğitimini daha ciddi bir şekilde ele almalıdır. Bu maksatla gönderdiği eğitimcilerin milli kültürü hazmetmiş, döviz için değil hizmet için giden elemanlardan olmasına dikkat etmelidir.

Sonuç itibarıyla, Avrupa'da dünden bugüne var olan müslüman ve Türk imajının olumsuz olduğu ve bu imajın Türkler'in önüne zaman zaman bir engel olarak dikildiği bir gerçektir. Ancak, bu imajı düzeltmede asıl görevin bizlere düştüğü unutulmamalıdır.

KAYBAKÇA
Assaf Hüseyin, Batının İslamla Kavgası, İstanbul 1991; Anwar G. Chejne, İslam and the West, Albany 1983; E. İzzetî, İslamın Yayılış Tarihine Giriş, İstanbul 1984; A. Castro, La realidad historica de Espana, Mexico 1980; Muhammad Benaboud, "Orientalism and the Arab Elite", The Islamic Quarterly, XXVI/1 (1982); S. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Çev. Fikret Işıltan, I-III, Ankara 1989; M. Hamdi Zakzûk, Oryantalizm veya Medeniyet Hesaplaşmasının Arka Planı, İzmir 1993; Bryan S. Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, İstanbul 1991.

{İslamî Araştırmalar Dergisi, C. XIII, S. 2, (Ankara) 2000, s. 174-177} kaynağından alınmıştır.

-------------------------------------------------------------------

Batı Modernizmi İslam Fundamentalizmi, Zeynep B. Sayın

Batı modernizminden kurtulma amacıyla kendi özlerine dönme çağrısında bulunan ve bu çağrıyı ikili bir mantık çerçevesinde gerçekleştiren kültürler, kanımca asıl şimdi modernizmin boyunduruğu altına girme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Çünkü Batı modernizminin kendisi zaten ancak Batı ile Doğu; uygar ile ilkel arasında kurduğu kutupluluk sayesinde var olabilmekte, bu kutupların keskinleştirilmesi bizzat onun işine yaramaktadır. aynı kutuplaşmanın dilini alıp kullanarak, bir direniş stratejisi adına bile yapılsa, modernizmin ekmeğine yağ sürmekte, karşıtlığı farklılık olarak temellendireceğine aynı manici ikilik çerçevesinde kurguladığı için sömürgecinin ağına düşmektedir. Diğer bir deyişle,

modernizmin ve Avrupa-merkezciliğin söyleminden kopulmadığı ve farklılılar karşıtlık olarak konumlandırıldığı sürece her zaman "öteki"leştirilmeye ve dışlanmaya maruz kalacak; kendi farklılık politikalarını yaratmak isteyen -İslamiyet dahil- kültürler bile her zaman modernizmin tuzağına düşerek onun suç ortağı olacaklardır..

Kültürler arası diyalog ve çok kültürcülük ve melezlik tartışmaları politik bir önem kazanmakta; çünkü kimliklerin kendilerini karşıt kutupları üzerinden gerçekleştirmelerinin yol açtığı felaketlere ayna tutmakta, "öteki"liği, merkezî kimliğin marjinlerine indirgeyen mekanizmaya karşı direnmeyi önermektedir..

Kendini karşıtlığıyla değil farklılığıyla ve benzerliğiyle konumlandırması gereken, Avrupalı olmayan başka bir kültürdür ve özerk değildir. Karşıt değil, farklı olma özelliğiyle "birliğin ötesinde yatan" bir kültürdür. İslami kültür ancak Batı'nın karşıtı olmadığı ya da onu kendi karşıtına dönüştürmediği sürece kendi farklılığını hakkıyla iddia edebilecektir. Bu kuşkusuz yalnızca İslamiyet için değil, bütün kültürler için geçerlidir.

Kanımca tarihsel felaketlerden bir şeyler öğrenmiş olmamız gereken biz "dünyalılar" için önemli olan, var olan alanların sınırlarını genişleterek, farklılıkların ve benzeşimlerin alanını açmak, farklı olan ve çatışacağı iddia edilen kültürler arasında geçirgenlik sağlamamızdır. Bitmiş ve sabit kimlikler değildir kültürel ve siyasal kimlikler; bu nedenle hepimizin farklı kimlikler arasındaki kesişim noktalarını açık ederek onları geçirgenleştirmemizin, insanlar ve kültürler arası ilişki adına önemli bir politik görev olduğunu düşünüyorum.

Medeniyetler Çatışması, der. M. Yılmaz, Vadi, Ankara 2001, s. 442-3

-----------------------------------------------------------------------------

Tarık Ali, Nar Ağacının Gölgesi

"Müslüman Endülüs'ten Maya harabelerine varıncaya, Hıristiyan zulmünün de anlatılması gerekiyordu. Yoksa modern kültürleri etkileyen geçmiş hakkında tarafsız olamazdık."

""Körfez savaşının patlak verdiği yıldı. Amerikan, İngiliz ve Fransız uçakları Bağdat'ı her Allahın günü bombalıyorlardı. Batılılar ise savaşı video oyunu izler gibi televizyondan takip ettiler. Bağdat'ın bombalanıyor oluşu ve insanların ölmesi umurlarında değildi. Batı kendini temize çıkarmanın yolunu bulmuştu: Karşısındakileri şeytan ilan etti. Saddam Arap Hitler'di, daha sonra Miloseviç'e aynı adı taktılar: Balkan Hitler'i. Yakında başka Hitlerle de çıkacaklar karşımıza. Yaptıkları savaşın doğru olduğunu çünkü karşılarındakinin Hitler olduğunu söyleyecekler."

Beni en çok kızdıran şey bir İngiliz televizyon spikerinin Arapların politik kültürü yoktur demesiydi. Bağdat'ın bombalanmasını haklı çıkarmak için söylenmiş bir şeydi bu. Ben de İslam kültürünü ve tarihini araştırmaya, bu konu hakkında bir kitap yazmaya karar verdim. Ben Tanrı'ya inanmam ancak bir yazar olarak tarih ilgi alanıma girer. XV. yüzyıl İspanya'sında var olan İslam’ın Avrupa'dan nasıl silindiğini anlattım. İslam kültürü ve medeniyetinin Endülüs'teki son günlerini de... Kitap özellikle İspanya ve Almanya'da çok beğenildi. Ve dostum Edward Said bana artık bu konuda yazmaktan vazgeçemeyeceğimi çünkü başka hiç kimsenin iki medeniyet arasındaki çatışmayı anlatan kitaplar yazmayacağını söyledi".