AVRUPA BİRLİĞİ VE MÜSLÜMANLAR

Sami HOCAOĞLU

Avrupa Birliği, bir Avrupa projesiydi. Bu projenin üzerine bina edildiği ortak değerler, Avrupa'yı Avrupa yapan ortak değerlerdi. Fakat bu değerler, tarih boyunca Avrupa'yı birleştirmeye yetmedi. "Batılıları yandaşlıkları değil karşıtlıkları birleştirir" tezi doğrulandı ve nefretle başlayan aşk Avrupa'da başlamış iki dünya savaşının ardından birleşmeyle sonuçlandı. Şimdi Avrupa, ötekine ait bir unsuru bünyesine alıp almayacağına karar verecek. Bu Avrupa'nın sorunu.

 Müslümanların sorunu ise daha başka. Onların sorunu kafa karışıklığından da öte, kendilerine ait bir proje yokmuş gibi davranmaları. Bu sonuç biraz da, tarihi perspektiften yoksun olmanın, tarihi bilmemenin sonucu. O halde mevzuya, önce İslam-Batı ilişkilerinin tarihsel sürecini özetleyerek girmeli.

 İslam'ın son ve kamil vahyinin zuhur ettiği coğrafyayı merkez kabul edersek, Muhammedi davet bu merkezden Doğuya, Batıya, Güneye ve Kuzeye doğru eş zamanlı olarak yayılmıştır. Bu yönler içerisinde İslam'ın yayılışı önünde en büyük engel, Batıya yayılış sırasında çıkartılmıştır. Diğer üç yöne yayılışı neredeyse sorunsuz olmuştur. Hicretin 8. yılındaki Mute Savaşı, bu tezimizi doğrulayan ilk örnektir.

 Muhammedi davetin amacı, insan mutluluğunun öbür adı olan İslam'la insanı yüz yüze getirmek, varsa İslam'la insan arasına gerilen engelleri kaldırmaktır. Doğaldır ki güç ve dikkat, engelin olduğu yerde yoğunlaşır. Kısa zamanda bir medeniyet olarak zuhur eden İslam, en çok engelle karşılaştığı Batı yönünde yoğunlaşmıştır. İslam Hadis edebiyatında daha ilk asırda kayıt altına alınmış bulunan Şam, İstanbul, hatta Roma'yla ilgili haberlerin varlığı, Müslümanların ilgilerinin hangi istikamette yoğunlaştığının göstergesidir.

 Avrupa'nın Müslümanlarla ilk ciddi karşılaşması Endülüs İslam Devleti sayesinde olmuştur. Bugünkü İspanya, Portekiz ve Prenelere kadar Fransa'yı içine alan bir coğrafyaya yayılan Müslümanlar, bilinen tarihleri boyunca bir "öteki" icad etmekte mahir olan batılıların en dişli "ötekisi" haline gelmiştir. Artık Batı için ortak düşman İslam'dır. Endülüs teki 700 yıllık Müslüman varlığının başına gelenler bu düşmanlığın derecesini göstermeye kafidir. 400 yıl süren "Reconquista" (gerialım) projesi, Avrupa'daki Müslüman varlığının sıfırlanmasıyla son bulmuştur.

 Henüz Reconquista sürecinin ortalarında gerçekleşen Haçlı Seferlerinin yalınkat bir çapulcu saldırısı olmadığı tarihi bir gerçektir. Bu bir "ortak değer etrafında" birleşemeyen Avrupa'nın bir "ortak düşmana karşı" birleştirilmesi projesidir. Fakat bu proje, paramparça olmuş İslam dünyasının yeniden toparlanmasına ve yeni güç odaklarının zuhuruna katkıda bulunmuştur. Kudüs'ün Müslüman komutan Selahaddin Eyyubi tarafından geri alınması yeni bir sürecin başlangıcıdır. Bu süreç Osmanlı'nın doğuşu ve yükselişiyle birlikte İstanbul'un fethiyle noktalanmıştır. Eğer 12 ve 13. yüzyıllardaki Moğol İstilası olmasaydı, bu sürecin getirisi çok daha fazla olabilirdi.

 İslam'ın son "vurucu gücü" olan Osmanlı, İslam'ın Batıya doğru çok engelli koşusunu sürdürmüştür. Bu koşu bir noktadan sonra içeriğini yitirmiş ve belki de hızlı koşmanın getirdiği bir zafiyet yüzünden Osmanlı'nın dizindeki derman kesilmiştir. İnebahtı (1571), Karlofça (1699), Pasarofça (1718) derken, sonun başlangıcı gözükmüştür. Devlet ve millete arız olan illete tedavi aranırken farklı reçeteler ileri sürülmüştür. Koçi Bey, Katip Çelebi gibi yerli reçeteler üretenler dinlenmeyerek, sonunda tek reçetede karar kılınmıştır: Batılılaşma. III. Ahmed ile başlayan (Lale Devri 1718-1730) bu sürecin özeti şudur:

 Osmanlı fetih için girdiği Batıya doğru yürüyüşünü sürdürürken kendini yenilemeyi ihmal etmiş, ya da "değer zafiyetine" tutulmuştur. Yani Osmanlı'yı yücelten değerler üretilemeyince, o değerler ve onların sunduğu imkanlar tüketilmiştir. Bunun sonucunda fetih için girdiği Batı dilberi, Osmanlı yiğidinin gönlünü çalmıştır. Bu "yasak aşk" sonunda Tanzimat adlı "gayr-ı meşru" çocuğu dünyaya gelmiştir.

 Gerisi: 150 yıldan beri hem seyircisi hem oyuncusu olduğumuz hikaye: Yasak aşkın meyvesi olan Batıcılık, anası olan Avrupa'nın telkinleriyle Osmanlı'nın kanına girmiştir. Fakat, hikaye Osmanlı'nın yıkılışıyla bitmemiştir. Bu hikaye, Osmanlı'nın Avrupa ile girdiği yasak aşkın meyvesi olan Batıcılar tarafından Osmanlı bakiyesi olan coğrafyanın Batıya eklemlenmesiyle son bulacaktır.

 Ben burada, "Osmanlı durdurulmuştur" diyen bazı yerli ve yabancı tarihçilerin tesbitine katılmıyorum: Osmanlı durdurulmamıştır. Osmanlı yıkılmış, İslam durdurulmuştur. Zaten İslam'ın yıkılması da söz konusu değildir. Fakat yürüyüşünü kimin ya da kimlerin eliyle gerçekleştireceğini gelecek gösterecektir.

 Burada cevabı çetrefil olan soru şudur: Yıkılanın yerine yapılan bir şey olmuş mudur?

 Bana sorarsanız, "yapılan" bir şey olmamıştır. Yıkım ve tasfiye süreci halen devam etmektedir. Bütün bu sürecin en doğru adı ise "fetret"tir. Bu fetret tarihin tanık olduğu en uzun süren fetrettir. Yıkım mahallindeki elgördülük "inşa faaliyetinin" arka planına yakından bakan bir göz, "yapılan" bir şeyden söz edemez. "Yapılan", olsa olsa "tarihin en ciddi şakası"dır. Bunun böyle olduğunun herkes tarafından anlaşılması için kuklacının bir gün ortaya çıkıp "şaka yaptık" demesine bağlıdır.

 Gelelim bu şakanın nasıl biteceğine. Bu şakanın nasıl biteceği, üç tarz-ı siyasetin hangilerinin kaybedeceğine bağlıdır.

(Yeni Şafak Gazetesi, 27 Eylül 2002 Cuma)