ENDÜLÜS EDEBİYATINDAN SEÇMELER (eski ve yeni zamanlar)

 

Bir Anonim Endülüs Şiiri

 

Cennet Endülüs

Lezzetlidir Endülüs topraklarında her nimet

Eksik olmaz orada kalplerden neşe muhabbet

Tam yaşanılacak yerdir orası

İnsanlık hakkı için, sararıp solmaz orada hayat.

 

Nerede, kim vazgeçer bir ülkeden ki,

Uğruna eşler ve evlatlar şehit verilmiştir!

Nerede, kim vazgeçer bir ülkeden ki,

Her yanına sular ve ağaçlar serpilmiştir.

 

Nasıl gören gözleri güldürmez ki,

Nakış nakış işlenmiş mamur beldeler.

Nehirleri gümüş gibidir, toprağı misktir ki,

Halis ipektir bahçeleri, birer incidir çakıl taşları,

Havası öyle hoştur ki yumuşatır kalpleri,

Çiçeklenir insanın tüm güzel duyguları.

 

Değildir seherin estirdiği tatlı rüzgâr,

Sabah yağmuruyla düşen çiğ taneleri de değildir,

Ancak güzel kokudur Endülüs’e yayılan,

Saçılan gülsuyu gibi her yanı kokutan.

 

Nasıl yutabilir toprak suyu ve

Nasıl boşalır çakıl taşlı nehir yatakları?

Çünkü ıslah edilmiştir berrak akan nehirleri.

 

Bir tablo gibi çevresinde denizleriyle

İnsanı mest eden güzel

Sergilediği güzellikleriyle

Islak dudaklarında çiçekler gülümser,

Kuşlar öter ve dallar dinler.

 

Artık Endülüs’te özgürlüktür bana hayat,

Bütün dünya bir çöl çünkü

O vâhânın çevresinde..

{Şiirin şâiri belli değildir, bir anonim Endülüs şiiridir ve Makkarî’nin Nefhu’t-tîb adlı eserinin[1] I.cildi, 185. sayfasında yer almaktadır (Ebu’l-Abbâs Şİhâbüddîn Ahmed b. Muhammed el-Makkarî et-Tilemsânî (ö.1041/1631), Nefhu't-tîb min gusni’l-Endelüsi’r-ratîb ve zikri vezîrihâ Lisânüddîn İbnü’l-Hatîb, thk. Yusuf M. el-Bukâî, Dâru’l-Fikr, C. I, Beyrut 1998) Tercümesi tarafımızdan yapılmıştır}

 

Narçiçeğim

 

Kökleri Doğuda Medine’de Şam’da Afrika’da

Dalları Avrupa’da Amerika’da

Mis kokusuyla insanlığın ciğerlerinde

Narçiçeğim Endülüs’üm.

 

Fetihlerimin portakal çiçeği

Kültür dağlarımın, İslam tarihinin zirvesi

Avrupa’yı aydınlatan güneşim

Narçiçeğim Endülüs’üm.

 

Zeytinden aldığın “yeşil”iyle

Barıştan aldığın “beyaz”ıyla

Fransa’sı Portekiz’i İspanya’sıyla

Narçiçeğim Endülüs’üm.

 

Asya’dan, Afrika’dan Avrupa’ya

Narlar, portakallar ülkesi İspanya’ya

Tarık’larla, Abdurrahman’larla

Mücahitlerle evrensel “barış” oldun,

Hıristiyan gönüllerde

Yeşeren “huzur” oldun

Narçiçeğim Endülüs’üm.

 

Muhteşem Ulucami’nin Kurtuba’sı,

Emevi Halifelerinin dünya yıldızı.

Hâcib Mansur’un, Murâbıtlar’ın ve

Muvahhidler’in “barış” kılıçlarıyla,

İbn Rüşd, İbn Hazm ve İbnü’l-Hatîb’lerinle

Yüzbinlerce kitabın aydınlattığı medeniyet

Narçiçeğim Endülüs’üm.

 

Sevilla’dan Toledo’ya Madrid’ten Barselona’ya

Lizbon’dan Narbon’a Bordo’dan Tûr’a

Ve Paris’in kıyısı Sens kasabasına kadar

Narçiçeğim Endülüs’üm.

 

Granada’da Elhamrâ oldun açtın

İnsan, su, ilim ve tevazu medeniyetim,

Her göz alıcı nakışında ihtişamla

Sekiz asır haykırdın hep Narçiçeğim,

“Lâ Gâlibe illallah

Allah’tan başka Gâlib yoktur!”

Endülüs’üm.         (Lütfi Şeyban)

 

The Mezquita Córdoba

 

 I feel so strange

inside the Mezquita.

Time stopped centuries ago

at the ablutions fountain.

 

I am transported

far away.

 

Only shuffling feet

sound on the cold floor.

The ochre and white arches

face me

in endless lines.

There is a musky smell

of old stone

mingling with herbs.

 

The muezzin´s chant

floats down

from the minaret.

The robed iman

talks from the mihrab

in strange but soft

guttural tones.

 

Though the air

 is warm and still

the marble is cold

 to the touch.

 

I am in the presence

of splendour

in the goldleaf plating

and ornate plaster.

 

I am two eyes

with no body,

seeing inside a secret place

that belongs to others.

 

Margaret, 31 August 2007, Spain - Cordoba (Kurtuba)

 

Esperando


En la cola

de la  parada

de colectivos

delante de una mezquita

en Luton,

pregunté ayer

a un señor marroquí

si podía definir para mí

el sufismo.


Me contestó

con voz baja

las palabras casi ahogadas

por el ruido de los camiones

que pasaban:

 

“Purificacion del alma,

relación íntima

entre siervo y creador

un estado de adoración

que exige una identificación
 
con Dios.”      
Robert Gurney Septiembre 2007

 

Los siete infantes de Lara (Sevilla 1579)

 Lara es el nombre de una noble familia española que tuvo parte en las guerras dinásticas y feudales que se fueron sucediendo en Castilla hasta mediados del siglo XIV. En 1130 se dividió en dos ramas y luego se extinguió justo al final de la Edad Media. Uno de los episodios más notables en los que se vio envuelta esta familia, se recoge en los cantares de gesta dedicados a Los infantes de Lara.

Se considera que fueron dos los escritos con este argumento, pero no se conservan los textos en verso, sino tan sólo las refundiciones en prosa de las crónicas de los siglos XIII y XIV. El argumento que recoge la Crónica General es del siguiente tenor: en tiempos de Garci Fernández, la mujer de Rui Velázquez es afrentada el día de su boda por los infantes de Lara. Rui Velázquez, para vengarse, envía a Gonzalo Gustioz, padre de los infantes, a la corte del rey moro Almanzor, con cartas escritas en árabe, en las que además de decirle al rey que mate al correo, le indica cómo ha de hacer para atraer a los hijos de éste y matarlos.

Pero compadecido Almanzor de la avanzada edad del emisario de la carta, no le mata, sino que lo retiene en su palacio al cuidado de su hermana, una princesa mora que se enamora del caballero cristiano con el que tiene un hijo, Mudarra, que sería a su vez un valiente y famoso caballero que encontrará ocasión de vengar la perfidia de Rui Velázquez, matando a éste y quemando viva a su mujer.

El momento más emocionante del cantar es cuando Almanzor le muestra a Gonzalo Gustioz las siete cabezas de los infantes de Lara, que fueron decapitados por la traición de Rui Velázquez. El llanto del padre sobre las cabezas de sus hijos es una de las páginas más conmovedoras de toda la epopeya castellana. Entre las muchas versiones que sobre esta leyenda se hicieron, destaca la de Juan de la Cueva titulada: Los siete infantes de Lara (Sevilla 1579).

 The Legend of the Seven Infants of Lara (Sevilla 1579)

The name Salas de Los Infantes is to honour the gruesome fate of the seven sons of Gonzalo Gustios, murdered a thousand years ago.

 The Lord of the City, Gonzalo Gustios, had seven sons. During games at the wedding of a relative, one of the seven infants accidentally killed a cousin of the bride.

 The bride asked her husband, Ruy Velázquez, to revenge his death. To please his wife, he developed a plan: he asked Gonzalo Gustios to take a message to the famous Arab General Almanzor, who, at that time, was in Cordoba. In the message written in Arabic he asked the General to kill the messenger also informing him of the whereabouts of the princes. Almanzor took Gonzalo prisoner and sent his troops to ambush and murder the seven princes. Later the general took pity on Gonzalo and released him.

 During captivity, Gonzalo Gustios fell in love with the Arab General's sister, who bore him a child. Some years later Mudarra, his son, went to Castile to be with his father. He knew about the fate of his seven step-brothers and he avenged them by killing Ruy Veláquez.

 The heads of the seven Infants are buried in the Salas de los Infantes Church, but their bodies are buried in the La Rioja.

Margaret, November 2007, Spain - Cordoba (Kurtuba)

 

Don Kişot Müslüman mıydı?, Mustafa ARMAĞAN (14/11/2004)

Juan Goytisolo gibi Don Kişot’un kurgusal zemininin Endülüs taşları ile döşendiğini söylüyor. Yani Endülüs’ün yitik cennetidir Cervantes’e bu romanı yazdıran saik. Mesela Don Kişot’un baş tarafında unutulmaz bir sahne vardır. Kahramanımız, şövalye romanları okuya okuya kafayı yemiştir. Bir tek bu sahne bile Don Kişot romanının Endülüs’ün imha tarihi bilinmeden anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır.

Batı ve Doğu diye iki ayrı küre imal edilmiş zihnimizde. Bu kürelerin kenarları birbirine değdiğinde yangınlar çıkmakta ve bir arada duramamaktadır. Batı ve Doğu... Avrupa ve İslam... Son 150 yılımızın zihni mesaisini bu kavramların hapishanesine odun taşımakla geçirmedik mi? Oysa şimdilerde giderek daha net anlaşılıyor her iki kürenin aslında iç içe geçmiş olduğu ve bir zamanlar İslam Avrupa’yı etkilerken, modern çağlarda tersi olmuş ve bu defa İslam, Avrupa’dan derin etkiler almıştır. Avrupa’ya bilim ve tekniği, aydınlanma ve kültürü Müslümanlar getirdi (tabii Çin’i de unutmuyorum), şimdi de Avrupa, aldıklarını geliştirerek dünyaya dağıtıyor. Buraya kadar her şey iyi güzel. Lakin güzel ve iyi olmayan tarafı, Avrupa’nın hem kendi tarihinden, hem de “bizim” tarihimizden bu borcunu silmiş olmasıdır. Avrupa’nın merkezinde durduğu tarih kitaplarında, öylesine steril bir geçmiş imajı çizilmektedir ki, sanki Avrupa medeniyeti ta Eski Yunan’dan bu yana kesintisiz bir çizgi izlemiş ve bu çizgi hep “başarı” öyküleriyle yazılmıştır. Oysa başka birçok “kesinti” dışında, yalnız başına ortaçağ bile bu Avrupa merkezli tarih anlayışını yerle bir etmeye kadirdir.

 Dikkat edilirse ortaçağ, iki çağın ortasında yer aldığı iddia edilen bir dönemi dile getirir. Hangisidir bu çağlar? İlkçağ (ağırlıklı olarak Yunan) medeniyeti ile modern çağ, yani iki “başarı” öyküsünün ortasındaki fetret devrine biz orta çağ diyoruz ve onu “karanlık çağ” diye adlandırıyoruz. Şimdilerde bu nitelendirme de ağır hücumlara uğramakta ve karanlıktan ziyade “karartılmış” bir çağdan söz edilebileceği ve eğer bir karanlık varsa, bunun Avrupa tarihinde, Roma’yı yıkan kuzeyli “barbar” kavimlerin eseri olduğu iddiası, giderek daha çok seslendirilmektedir.

 Ya Endülüs?

 Endülüs İslam tarihi ve medeniyeti de karartılan kısmın içerisine giriyor işte. Avrupa’da üstelik ABD’nin üç katı uzunlukta bir geçmişe demir atmış olan Endülüs, sanki olmaması gereken bir arıza, bir kaza gibi ele alınmıştır. Oysa Endülüs, İslam için olduğu kadar Avrupa ve dünya için de ölümsüz bir model sunmuş bulunmaktadır. Bu model, şimdilerde Avrupa’nın bize dayatmaya kalktığı çok-kültürlü bir arada yaşama modelidir; hoşgörü modelidir. Endülüs bu modeli bizzat uygulamış ve Avrupa’ya öğretmiştir. Öylesine derinden öğretmiştir ki, 19. yüzyılda New York City’nin Upper West Side’ında Alman Yahudileri tarafından inşa edilen Musevi sinagoglarına bakıldığında Endülüs’ten bir rüzgarın onlara değdiği görülebilir.

 Evet New York caddelerinde bile esmiştir Endülüs rüzgarı; ama Türkiye’ye kapatılmış ve iğdiş edilmiş tarih bilincimize bu rüzgardan bir esintinin değmemesi için elden gelen yapılmıştır. Bugün hâlâ ayakta duran kral III. Ferdinand’ın Sevilla şehrindeki türbesinin Arapça, Latince, İbranice ve Kastilya İspanyolcası yazılı duvarlarına yahut Toledo’daki San Roman kilisesinin mihrabındaki Arapça yazılarına bakan ziyaretçiler Endülüs’ün bir “kaza” değil, Hıristiyanlar ve özellikle Yahudilerin de katılımıyla gerçekleşen bir hoşgörü modeli olduğunu anlayacaklardır. Nitekim ünlü edebiyat eleştirmeni Harold Bloom, “Mevcut kültürel çok kültürlülüğümüz olsa olsa Kurtuba ve Gırnata kültürünün bir karikatürü olabilir” derken unuttuğumuz bir hakikatin kapısını ustaca çalmaktaydı.  

İbn Hazm ve Don Kişot

 Yakınlarda çıkan bir kitap bize “Endülüs ziyneti”nin sırlarını ifşa ediyor olanca dürüstlüğü ile... Maria Rosa Menocal’ın “The Ornament of the World” adlı çalışması son derece öğretici ve aydınlatıcı. Yazar, ortaçağ İspanya’sında, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerin nasıl bir hoşgörü kültürü geliştirdiklerini, Endülüs tarihinden levhalar halinde tutuşturuyor elimize.

 Kitap Endülüs’ün kaybına dikilmiş bir anıt. Yazar, Endülüslü âlim, şair ve düşünür İbn Hazm’ın Endülüs’ten taşan coşkusunu yansıtıyor. Etrafına karşı, sert polemikleri ile tanınan İbn Hazm, 1064 yılında, yani 940 sene önce ölürken yapayalnız ve küskün bir şövalyenin halet-i ruhiyesi içindedir. Öfkelidir çevresindeki sıradanlıklara; tek başına mücadele etmiş ve yılmamıştır savaşmaktan. Kitabın yazarı Menocal’a göre bu figür bize okul yıllarından tanıdığımız bir adamı hatırlatmaktadır. Yel değirmenlere karşı korkusuzca savaşan Don Kişot’u. Gülümsediniz mi? Bence acele etmeyin çünkü yazarımız, bir başka açık yürekli bir İspanyol aydını. Juan Goytisolo gibi Don Kişot’un kurgusal zemininin Endülüs taşları ile döşendiğini söylüyor. Yani Endülüs’ün yitik cennetidir Cervantes’e bu romanı yazdıran saik. Mesela Don Kişot’un baş tarafında unutulmaz bir sahne vardır. Kahramanımız, şövalye romanları okuya okuya kafayı yemiştir. Bir tek bu sahne bile Don Kişot romanının Endülüs’ün imha tarihi bilinmeden anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır. Zira İspanyollar yalnız Müslümanlara ve Yahudilere değil, aynı zamanda ve özellikle kitaplara da engizisyon zulmünü layık görmüşlerdir. Arapça kitaplar ya yakılmış yahut (o zamanlar kağıt kumaştan yapıldığı için) ana maddesine geri çevrilerek dokunmuş ve kilim haline getirilmiştir. Evet yanlış okumadınız, Arapça kitaplar eğer yakılmaktan kurtulacak kadar şansları olmuşsa birer kilim olarak satılmıştır Kurtuba sokaklarında. Zaten roman da bu yakarak temizleme işinden nasılsa kurtulmuş kitaplardan birinin artık unutulmuş Arapça yazısının deşifresi olarak sunulmamış mıdır?

Böylece modern romanın babası olan ‘Don Kişot’ bile İslam tarihinin içine çöreklenmektedir. Sınırlar kayganlaşmakta, küreler iç içe geçmekte ve tarih yeniden yazılmayı beklemektedir.

 
ENDÜLÜS'E AĞIT...  (Oğuz Boyalı)

sâkin bir ’nun’ havuzuna dökülmekte idi şiir !
şair,

gözlerinde nem
kalbinde giderilemeyen bir elemle,
bir devr-i muhteşem’in peşinde koşmaktan yorulmuş,
kenar bir taş üstü oturup öyle...
sessizce,
boş bir havuzu seyre dalmış/az da hâmuş !
elinde tuttuğu gül,
yasak sarayların en nâdide çiçeği...


hafiften bir rüzgar eser...
dallarda,nâzenin bir yapraktır şimdi zaman; savrul/an
savrulan,
savrulan,

savrulan,

o mutantan tarihin en derin kara yazgısıdır...
an be an,
çoğalıp da içimize akan bir baldır/an !
çanlar,

az birazdan,
dan...
dan...

dan... !

o çok bilindik ve ürkünç sesleriyle üşüşecek
en mahrem şiirimize !

Târık yıldızıdır kadın...

elinde ikiye bölünmüş bir nar ile,boş bir havuza akıtıyor gözyaşını
adını,
sıyırıp ta nar çiçeğinden,
kızıl bir endülüs akşamında kederinden,
kara bir şiiri içiyor...
gözlerinden ne de çok bulut...

şair,

uyuyakalmışlığının verdiği bir telaş ile uyanınca...
çoktan kararmış olan bulutları,
umuduna katık edip,
bir aşk düşürüveriyor elinden kıpkırmızı yanı/başına !
bir yetimin gözlerinde solan güneş
kederden de beter bir ölüme eş bir siyahlıkla
doğuyor yeniden...

Endülüs...

Endülüs...

Endülüs... !


ey benim unutamadığım O kırmızı şalda kalan son şiirim !
göğsümdeki süs !
esirin olan benliğimdir...
ki;
ben yıllar yılı...
seni hep kendi vatanım bildim !
bir erkek ağlaması duyulur...

şimdi,
uğultular kan kırmızı açan bir Gırnata gülüdür; El Hamra !


haram değen namusumuz,
kırılan onurumuz ve yokluğu zorlayan bir düşle gelen,
her çoğumuz;

birer hüküm/dardır;ağlaya gelen !
kadın;

tutup da,al al olmuş perçeminden,
okşar da şairi...
deyiverir...
o,
tarih sığmaz O muazzam bercesteyi;
er oğlu,er gibi dövüşmezseniz/adüvle
oturur,
kadınlar gibi ağlaşırsınız/ o ;
çok sevgili,
kaybettiğim/iz,

son,
gül kokulu Endülüs’e... !


son kez gülümserken elimdeki son gül
betül bir gül oldu Endülüs...
/
yüreğimde !