KIRK AMBAR (HİKMET SEPETİ)

 

Endülüs Melekleri (Annelerin destanı)

İrfan Yılmaz


Sicim gibi yağmurla gözlerin bulutlandı,
Yanağından süzüldü inciler tane tane,
Bir milyon kitap yandı, hangi zafer(!) kutlandı?
Bin dört yüz doksan yedi... Tarihlere bak anne!
Seni böyle ağlatıp, yüreğini yakan ne? ...

El-Hamra Sarayı'ndan, yükselen feryat ile,
Endülüs tarihlere acı bir sayfa ekler.
Gözü yaşlı annenin, nedir çektiği çile?
Güllerin kucağında vurulan kelebekler!
Zulme seyirci kalan insanlık neyi bekler?

Vandal ruhu hortlamış, yakıp yıkıyor gene.
Eli kınalı gelin! Yok ki kaçacak yerin.
Üç tarafın deryadır, bir tarafın Prene...
Dilinden dua düşmez, derdin ummandan derin.
Çile, gözyaşı ve kan, bu mu senin kaderin?

Geçmişten geleceğe akıp giden zamanda,
Endülüs Melekleri, bir rüyaydı gördüğüm.
Zil, şal ve gülden önce, akla geldiğin anda,
Sevgili annelere hecelerle ördüğüm,
Destanınız yazılsa çözülür mü kördüğüm?

İnsanlık tarihinde Endülüs ilk değildi,
Son da olmadı elbet, geldiğimiz güne dek.
Yavrun yaşasın diye kaç kez başın eğildi?
Elinde karakalem, kaç ferman yazdı felek?
Halbuki sen nelere, nasıl katlandın melek?

Leke düşmez şanına! Gece uykunda bile,
Dokuz ay yük taşıdın, görmeden baharını.
Gizlenmiş umutların varamazken menzile,
Feda ettin geçmişi, bugünü ve yarını.
Çekmeyen bilemez ki, doğum sancılarını!

İlâhi adaletten, Cennet sana hediye...
Nurdan ruhanî varlık, sanma ki senden üstün!
Kutsal emanet olan yavrun büyüsün diye,
Günler ve gecelerin uykusuz geçti bütün,
Gülden nazik bedene, hayat verirken sütün.

Ateşlense bebeğin arşa gider adağın.
Ağıt düşer diline, yürekleri dağlayan!
Alev almış tenine, değdikçe gül dudağın,
Sanki yeniden doğar hastalanmış ağlayan,
Bebeğin alnındaki elin billûr çağlayan! ...

Nakşedilmiş heceler, senin kader yazında,
''Uykusuz kalsın! '' demiş, görünmeyen bu nakış.
Uzun kış geceleri, zemheri ayazında,
Sımsıcak kucağınla, sevgi dolu bir bakış,
Isıtırken yavrunu, yaza döndü karakış.

Nice yıllar yapıştı sefaletin pençesi,
Yoksulluk günlerinde, sanki hayattan bıktın.
Umudun yakarışa ses vermezken nefesi,
''Yavruma ne yedirsem? '' diyerek sen ayıktın.
Bilir misin sen melek, sen nelere layıktın?

Elmasın şahı gelse yıldız konsa tacına,
''Sönük kaldım! '' diyerek gizli bir hüzün duyar.
Kızıl Deniz incisi dağ olsa yamacına.
Sana layık olan gül, aransa diyar diyar;
İrem Bağı'nın gülü, elindeyse bahtiyar...

Layık olur mu sence, Hicaz tepelerine,
Saray kurulsa sana; inci mercan işiyle,
Altın kuşak işlense kubbenin her yerine,
Ay ışığı altında Güneş'e gidişiyle,
Mavi damarlı mermer, yakut ve fildişiyle!

Evrende peçelenmiş Ülker'in yedi kızı,
Nedime inse sana, ilâhî ahenginden.
Burç altında çift duran güneyin Akyıldız'ı,
Kandil olsa gecene, safir zümrüt renginden,
Nur yağdırsa simana, süzülerek enginden.

Retinaya ilk düşen, akla yerleşen yüzün,
Bir ömür zihinlerden silinmiyormuş meğer.
''Bayram eder! dediler, sona erecek hüzün! ''
Peri kızın mirası, paha biçilmez değer,
Sebâ'nın yakut tahtı sana sunulsa eğer!

İhtişamlı El-Hamra gülleri büyü ile,
Ayağına serilse yüreğini kanatır!
Bir zümrüdüankanın efsunlu tüyü ile,
Bir ceylan derisinde sırmalansa her satır,
Ey melek! Hangi destan, seni nasıl anlatır?

Nasıl anlatır seni, ''Anne! '' derken yanan dil?
Şafakların tülünden perdelenmiş simanı.
Güneş doğarken bile gökte yanan tek kandil,
Venüs'ün semadaki benzersiz enfes tanı,
Seni anlatamıyor, meleklerin destanı...

Destanlar yanık anne, Nemrudî ateş düştü.
Yangınlar hiç sönmedi su taşırken ebabil.
Zalimlerin hışımı, masumlara üşüştü.
Çoktan yerle bir oldu, dehşetine mukabil,
Nemli zindanlarıyla, kızıl kuleli Babil...

Endülüs melekleri, bugün bile ağlıyor.
Zulüm sayfalarından, ders almayan insanlık,
Ne oldu ki ufuklar gene zulmet sağlıyor?
Mahşerin melekleri yere inse bir anlık.
Annelerin şafağı, neden hâlâ karanlık?

Sayısız güneş düştü kara toprak bağrına.
Tomurcuk güller soldu, göremeden baharı.
Sağır sultan duymuşken, dünya suskun çağrına.
Hiç kimse anlamadı ruhundaki hasarı.
Acem kehribarından, gül yüzler daha sarı...

Terlemekle donuyor; bir yanıp, bir üşüyor!
Nur semavi bedenler kapan doyumsuz ağa,
Kaderinden habersiz anlamadan düşüyor,
Barışın melekleri, birer birer tuzağa!
Dönüş hayali uçmuş, yıldızlardan uzağa.

Acılı tarihlerde, sayfa kanla yazılmış.
Bin bir ağıt yakıldı, giden dönmüyor geri.
Kara humma pusuda, siper derin kazılmış.
Yemen mi daha öte, Fîzan mı daha beri?
Düştüğü yeri yakar, her ayrılık haberi!

Ne bir mektubu geldi, ne giden geri döndü;
Savaşın pençeleri, teslim aldıkça çağı.
İki günlük gelinler, tüten ocaklar söndü!
Alev alev yandıkça dünyanın dört bucağı,
Sevgili annelerin boş kaldıkça kucağı!

Istırabın, gözyaşın... Ne diner, ne yavaşlar.
Kimi zaman Balkanlar, kimi zaman Yemen'di,
Gidip de dönülmeyen, genç can yutan savaşlar;
Yavruların boynuna doladıkça kemendi,
Arşa yükselen feryat: Senin ''Yavrum! ... '' demendi.
...
''Gizli ithaf nakşeden kalemin sussun şair,
Boynu bükük mısrada hece yas bağlamasın!
Neyi anlatabildin benim çileme dair? ...
Uzak dursun savaşlar, nefreti sağlamasın.
Adil bir dünya kurun... Anneler ağlamasın! ''

****   ***   ***   *****

> İlmî usullerden mahrum kalarak edinilen bilgi, çözüm yerine sorun, samimiyet yerine bağnazlık ve vehim üretir. Yani, usulsüz bilgi yararsız bilgi olduğu gibi, müzakere ya da tartışma ortamlarında sınanmamış bilgi, güvenilir bilgi değildir. (L. Şeyban)

> En reduri panda nasti abela macha = kapalı ağza sinek kaçmaz (Rommani/Endülüs Çingene Atasözü, P. Merimee-Carmen)
 

> Zulüm ile âbâd olan, kahır ile berbâd olur {Ziya Paşa}

> Birine dostluk göstermek sizi incitmez. Ancak o insan size düşmansa, kendisine göstereceğiniz dostluk onu incitir. (Atasözü)

> Hayatınız, sadece kendi düşüncelerinizle oluşturduğunuz hayattır. Hayatta başarı kazanmış her insan, bu başarının hayalini kuran ve onu gerçekleştirmek için elinden gelen her türlü çabayı gösteren insandır. Kendine inancı ve güveni olmayan hiçbir insanın gerçek bir başarı kazanması mümkün değildir. (L. Şeyban)

*****   ***   ***   *****

Atasözü Seçmeleri

> Sev seni seveni yer ile yeksân ise de, sevme seni sevmeyeni Mısır'a sultan ise de

> Benden ırak olsun da Mısır'a sultan olsun

> Serçeden başka kuş, Zeyrek'ten başka yokuş bilmez

> Kısmet ise gelir Hint'ten Yemen'den, kısmet değilse ne gelir elden

> Sultanahmet'te dilenir, Ayasofya'da zekât verir

> Soyulmuş hacının Arafat'ta işi ne?

> Zulüm ile Bağdat viran olur

> Haklı söz, haksızı Bağdat'tan çevirir

> Balın olsun, sinek Bağdat'tan gelir

> Balıkesir abası, kâh oğlu giyer kâh babası

> Haddeden Cidde'yi seyreder

> Dimyat pirincidir çok su kaldırır

> İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri

> Haline bakmaz da Hasan dağına oduna gider

> İğne deliğinden Hindistan'ı seyreder

> Oturduğu ahır eskisi, çağırdığı İstanbul türküsü

> Hacı Mekke'ye, derviş tekkeye yaraşır

> Akdeniz'e kaptan, Mısır'a sultan

*****   ***   ***   *****

MASAL (Doğulu Babanın 7 Oğlu)

Sezai Karakoç

Doğuda bir baba vardı
Batı gelmeden önce
Onun oğulları batıya vardı

Birinci oğul batı kapılarında
Büyük törenlerle karşılandı
Sonra onuruna büyük şölen verdiler
Söylevler söylediler babanın onuruna
Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
Oğul masmavi şafağın rüyasında
Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
Öcünü alsın diye kardeşini yolladı

İkinci oğul Batı ülkesinde
Gezerken bir ırmak kıyısında
Bir kıza rastladı dağların tazeliğinde
Bal arılarının taşıdığı tozlardan
Ayna hamurundan ay yankısından
Samanyolu aydınlığından inci korkusundan
Gül tütününden doğmuş sanki
Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
Saçlarını güneş destelemiş
Yıllarca peşinden koştu onun
Kavuşamadı ama ona
Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
Alıp götürdü onu
Ve ikinci oğulu
Sivri uçurumların ucunda
Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
Baba yağmurlardan anladı bunu
Yağmur suları acı ve buruktu
İşin künhüne varsın diye
Yolladı üçüncü oğlunu

Üçüncü oğul Batıda
Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
Fakat Batının büyüsü ağır bastı
İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
Sonra büsbütün unuttu onları
Şef oldu buyruğunda birçok kişi
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
Patron oldu ama hala uşaktı
Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
Birgün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda
Ondan hesap sordu o da
Sırf utançtan babasına
Bir çek gönderdi onunla
Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
Bu yüklü çeki
İyice yaşlanmıştı ama
Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya

Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
Kendi oymak ve ülkesini
Kendi görenek ve ülküsünü
Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
Batı bilginleri bunu kutladı
O da silindi gitti binlercesi gibi
Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan

Beşinci oğul bir şairdi
Babanın git demesine gerek kalmadan
Geldi ve batının ruhunu sezdi
Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair
Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
Kum gibi eridi gitti yollarda

Sıra altıncı oğulda
O da daha batı kapılarında görünür görünmez
Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
İçkiler içti
Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
Ev sokak ayırmadı
Geceyi gündüzle karıştırdı
Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara

Baba ölmüştü acısından bu ara

Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
Bir de o talihini denemek istedi
Bir şafak vakti Batıya erdi
En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
Durdu ve tanrıya yakardı önce
Kendisini değiştiremesinler diye
Sonra ansızın ona bir ilham geldi
Ve başladı oymaya olduğu yeri
Başına toplandı ve baktılar Batılılar
O aldırmadı bakışlara
Kazdı durmadan kazdı
Sonra yarı beline kadar girdi çukura
Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
O zaman dönüp konuştu :
Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
En onulmaz yarası olanlar
Ta kalplerinden vurulmuş olanlar
Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar

*****   ***   ***   *****

Hayat hakkında bilmem gereken herşeyi Nuh'un Gemisi'nden öğrendim

** Vapuru kaçırmayın!
** Hepimizin aynı gemide olduğunu asla unutmayın
** İleri dönük plan yapın. Nuh, gemisini yapmaya başladığında henüz yağmurlar yağmaya başlamamıştı.
** Her zaman formda olun. 600 yaşına gelseniz bile birileri sizden çok önemli şeyler isteyebilir.
** Eleştirilere aldırmayın, yapılması gerekiyorsa o işi mutlaka bitirin.
** Geleceğinizi yüksek topraklarda kurun.
** Güvenlik için çifter çifter seyahat edin.
** Hız her zaman avantaj olmayabilir. Çitalar salyangozlarla aynı gemideydi.
** Stres altına girince bir müddet için kendinizi koyverin.
** Nuh'un gemisi amatörler tarafından yapıldı, Titanik ise profesyoneller tarafından.
** Allah'a sığındınız mı istediği kadar fırtına olsun, sonunda sizi bekleyen bir gökkuşağı bulursunuz.

*****   ***   ***   *****

YUNUS EMRE'DEN

Bildük gelenler geçdiler, gördük konanlar göçdiler
Aşk şarabın içen canlar uymaz göçmeğe konmağa.

Sekiz uçmağın hurisi eğer bezenüp geleler
Senün sevgünden özgeyi gönlüm hiç kabul itmeye

İnayet dosttan olduktan sonra kaygı ve tasaya ne hâcet?

Dürr ü cevher ister isen âriflere hizmet eyle
Cahil bin söz söyler ise meânîde miskal olmaya

Miskin Yunus zehr-i kâtil ışk elinden tiryak olur
İlm ü amel , zühd ü tâat bes ışksuz helal olmaya.

*****   ***   ***   *****

> Eğer yağmurlar yağarsa, çiçekler de güler (Endülüs atasözü)

> Tâlihsiz o kimsedir ki, cehâletten zengin akıldan müflistir (Endülüslü Ebû Hafs b. Bürd el-Asğar)

> İşbiliye'de (Sevilla) bir âlim öldüğünde kitapları satılmak istenir ve Kurtuba'ya (Cordoba) taşınıp orada satılırdı. Eğer bir çalgıcı Kurtuba'da ölürse İşbiliye'ye taşınırdı. Kurtuba, Allah'ın beldeleri içinde kitabın ençok olduğu yerdir. (İbn Rüşd, Makkarî-Nefh, I, 145-146)

> Kurtuba.. Bu büyük şehir.. İmâmet'in yurdu, Endülüs toplumunun merkezi, faziletlerin madeni, faziletli kişilerin meskeni, ilimlerin mahzeni, âlimlerin toplanma yeri ve yeryüzünün direğidir. (el-Huşenî, Kudâtü Kurtuba, s. 2)

*****   ***   ***   *****