İSLAM TARİHİNDE MÜSLÜMANLARIN HAYATLARINDAN KESİTLER

"İlk Dönem Asr-ı Saâdet'ten Son Dönem Osmanlılar'a Kadar Bütün İslam Dünyasının Tarihine Kaynak Olan Kitaplardan Seçmeler"

Burada maksadımız, İslam Tarihi Kaynaklarından ilginç kesitler sunarak tarihte Müslümanların hayatları yani onların siyasi-sosyal-ekonomik-kültürel durumları hakkında okurlarımızı bilgi sahibi kılmaktır.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

İBN CÜBEYR (1144 veya 1145 - 1217), ENDÜLÜS'TEN KUTSAL TOPRAKLARA

(Seyahatnâme, Rihletü'l-Kinânî), çev. İsmail Güler, Selenge, İstanbul 2003

Bu seyahatnâme, Ortaçağ Endülüslü yazarlardan Ebu'l-Hüseyin Muhammed ibn Ahmed ibn Cübeyr el-Kinânî tarafından kaleme alınmıştır. İbn Cübeyr, Endülüs'ün Belensiye (Valencia) şehrinde dünyaya geldi. Bir süre valiler nezdinde kâtiplik görevinde bulundu. 1 Şubat 1183 tarihinde hacca gitmek üzere Garnata'dan yola çıktı. Sebte (Ceuta) ve İskenderiye üzerinden Kahire ve oradan Yukarı Nil'deki Kus'a kadar dolaştı. Sonra yolculuğuna çöl üzerinden devam etti. Ayzab'ta bir süre kaldı. Kızıl Deniz yoluyla Cidde'ye, oradan Mekke'ye geçerek yaklaşık 8 ay kaldı ve hac görevini ifa etti. Oradan Mediye'ye geçti ve bir süre de orada kaldı. Geri dönüşünde çöl üzerinden Bağdat ve Musul'u ziyaret ettikten sonra bugünkü Suriye'nin kuzey bölgesini dolaşarak Halep üzerinden Şam'a vardı ve 2 ayını orada geçirdi. Daha sonra Kudüs Haçlı Krallığı topraklarından yoluna devam etti. Sur 'da (Tiros) birkaç gün kalıp bir Ceneviz gemisiyle Akka'ya gitti. 1184 Yılında ise, hayli sıkıntılı bir yolculuk neticesinde Venedik taraflarında Messina'ya ulaştı. Yine fırtınalı havalarda ecel terleri dökerek yaptığı deniz yolculukları sonucunda Endülüs'e dönebildi. Hac yolculuğu, tam 2 yıl 3.5 ay sürmüştü.

Eserin kaleme alındığı yıllar, Abbâsî Halîfeliği'nin çöküş dönemlerine rastlamaktadır. Kuzey Afrika ve Endülüs'te ise Muvahhidler hâkim durumdadır. Selçuklu Türklerinin 1055'te Bağdat'a girip halifeyi vesâyet-koruma altına almalarının üzerinden 1.5 asırdan fazla zaman geçmiştir. Bu eserde Türklerin Bağdat'ta Hicaz bölgesine o zamanın İslam dünyasındaki etkinliklerinden bazı notlar da mevcuttur. İdealindeki devlet idarecisi portresini Selahaddîn-i Eyyûbî'de görmektedir. Kudüs Haçlı Krallığı ve Selahaddîn arasındaki mücadelelerden, haçlıların o bölgedeki durumundan da bahseder. Şimdi, bu eserden bazı ilginç parçalar aktaralım..

"Sultan Selahaddin'in iyilikleri, adaleti sağlama çabaları ve dini koruma gayretleri sayılamayacak kadar çoktur.."

"Sultanın memleketinde, divan görevlilerinin eşya arama sırasında gösterdikleri davranıştan başka çirkin bir olayla karşılaşmadık. Şüphesiz, adalet ve merhametiyle tanınan sultan bunları bilmiş olsa engel olurdu.."

"İskenderiye şehrinin övgüye değer üstün yanlarının sebebi sultan Selahaddin'dir. Burada medreseler, hekimler-âlimler-zâhitler için barınaklar yaptırmıştır.."

"Sultan, sayıları ne olursa olsun Mağrib-Endülüs'ten gelen herkese günde 2 ekmek verilmesini emretmiş. Bazen misafir sayısına göre günde 2 bin veya daha fazla ekmek dağıtılmaktadır. Bu işi yapan kendi vakıfları var.."

"Selahaddin'in tebaası son derece refah ve bolluk içinde yaşamakta.."

"Ubeydîler döneminden beri hacılardan alınan bütün vergileri kaldırmıştır.."

"Ülkesinin hemen her yerinde bütün mescit, medrese ve türbelere gelen-sığınan garipler, talebeler, âlimler, sâlih ve fakir kişiler koruma altına alınır. Sultan tarafından her ay kendilerine kesintisiz tayın (geçimini sağlayacak belli bir maaş) verilir. Hesabımıza göre aylık tayın tutarı 2 bin Mısır dinarından fazladır ki, bizim paramızla 4 bin dinar yapar.."

"Kahire Kalesi inşaatında, mermerlerin kesilip taşların yontulması, surun etrafındaki taşların manivelalarla parçalanıp hendeğin kazılması gibi hayret verici büyük işleri gören ustalar, Gayrimüslim Rum esirlerdir. Sayıları çoktur ve onlardan başka bu tür işlerde çalıştırılabilecek kimse yoktur. Müslümanlar bu gibi işlerden muâftır.."

"Sultanın övgüye değer işlerinden biri de, Kahire'deki hastanesidir. Çok güzel ve geniş bir köşkü andırır. Sultan, sevap kazanmak için burayı bu işe tahsis etmiş ve görevliler tayin ederek her türlü desteği vermiş. Görevlilerin nezaretinde sabah akşam hastalara göz kulak olan hizmetçiler, onlara uygun yiyecek, içecek ve ilaç sunarlar.. Bu kısmın tam karşısında kadın hastalara tahsis edilmiş bir kısım daha vardır. Ayrıca, delilerin tedavi ve bakımlarının yapıldığı kısım da mevcut. Bu hastanede hastalara daima iyi davranılmaktadır. Sultan, bu işin bizzat takipçisi durumundadır. Fustat'ta da aynı nitelikte bir hastane vardır."

"Cidde şehri ile komşu çöl ve dağ halkının çoğu Hz. Ali soyundan olup, seyyidtirler. Öylesine zor şartlarda yaşıyorlar ki, bir taş bile onların bu haline üzüntüsünden parça parça olur. Her işte çalışırlar. Develeri varsa kiraya verirler veya süt ya da su satarlar. Hurma yahut odun toplarlar. Bazen de bu işleri bizzat seyyide kadınlar yaparlar. Bunlar, Allah'ın nasiplerini dünyada değil âhirette vermek istediği Peygamber (sav) ailesindendir. Allah bizi, kötülüklerini giderip kendilerini temiz kıldığı Ehl-i Beyt'i sevenlerden eylesin!.."

"Hicaz'da ve civar bölgelerde, belli bir dini olmayan yağmacı gruplar da yaşar. Bunlar, zimmîlere bile yapmayı düşünmediklerini hacılara yapmayı düşünürler. Şayet Allah, Selahaddin sayesinde bu bölgede bu gibi şeyleri düzeltmese öyle zulümler yaparlar ki.."

"Mekke Emîri Müksir, Selahaddin'in kendisine hacılardan toplayacağı vergiler yerine tahsisat göndermesine rağmen, hacıları soymak için her türlü bahaneyi değerlendirir. Şayet bu âdil sultan Selahaddin, Şam tarafında Franklar ile (haçlılarla) savaşıyor olmasaydı, Mekke Emîri böyle davranamazdı. Allah'ın kılıçla ve uğrunda akıtılan kanlarla temizlenmeye en layık beldesi Hicaz'dır. Çünkü, buradakiler İslam bağını gevşetmeye, hacıların mal ve kanlarını hela görmeye başlamışlar.."

"HAC FARZININ DÜŞTÜĞÜNÜ SÖYLEYEN BAZI ENDÜLÜS FAKİHLERİ, BUNU HACILARA LAYIK GÖRÜLEN ALLAH2IN HOŞNUT OLMAYACAĞI KÖTÜ DAVRANIŞLARDAN DOLAYI SÖYLEMİŞLERDİR Kİ, GÖRÜŞLERİ DOĞRUDUR. HAC YOLUNA ÇIKAN KİŞİ, TEHLİKEYE VE ÖLÜME ATILMIŞ DEMEKTİR. ALLAH BUNDAN DAHA HAFİF SEBEPLERDEN BİLE HAC YAPMAMAYA RUHSAT VERİRKEN, BÖYLE BİR DURUMDA NEDEN VERMESİN?.. Allah'ın Evi, şu anda onu haram kazanç sağlama kaynağı olarak görenlerin, milletin malını mülkünü haksız şekilde elinden almak için vesile sayanların, hacıları soyup onları tahkîr ve tezlîl aracı haline getirenlerin elindedir. Allah, en kısa zamanda bunları temizlesin!"

"Merka eden ve sağlam inançlı olan kişi bilsin ki, İslam sadece Mağrib (ve Endülüs) ülkesindedir. Çünkü, onlar sağa sola sapmayan düz bir yoldadırlar. Halbuki, doğudakilerin hepsi, Allah'ın koruduğu kimseler hâriç, nefsine düşkün, bid'atçı sapık kol ve gruplardan ibarettir.. Âdil Sultan Selahaddin, bu saydıklarımızın dışındadır.."

"Yiyecek, meyve ve kokuların Endülüs'e has olduğunu sanıyor, ülkemizi diğerlerinden daha şanslı diye biliyorduk. Ama bu Kutsal Belde'ye gelince gördük ki incir, üzüm, nar, ayva, şeftali, ağaçkavunu, ceviz, kenevir, karpuz, kabak, acur, hıyar ve bütün baklagiller, patlıcan, sukabağı, şalgam, havuç, lahana ve diğer nimetlerle, meyvelerle dolup taşmaktadır. Ayrıca, çeşit çeşit hoş kokular da bulunur.. Bütün bu sebze ve meyvelerin, diğer ülkelerdeki benzerlerinde olmayan ve insanı şaşırtan farklı bir tadı vardır. Her meyvesi ilginç olmakla beraber, tattığımız en garip meyveleri ayva ve karpuz idi.. Burada şöhreti dillere destan "mesûdî" diye bilinen iyi çeşit bir bal da bulunmaktadır.. Bal ve şekerden değişik usullerde garip tatlı çeşitleri yapılır. Bunlarla bütün kuru ve taze meyvelerin benzerlerini yaparlar. Recep, Şaban ve Ramazan aylarında, Safa ile Merve arasına sofralar dizilir. Öyle bir manzara oluşur ki, ne Mısır'da ne de başka bir yerde benzeri görülmüştür. Sofralardaki yiyecekler, insan ve meyve biçiminde düzenlenmiş ve gelin tahtı gibi süslenmiş, sıra sıra dizilmiştir. Çiçek gibi güzel gözükür, bakan kendini alamaz, ne dirhemin ne de dinarın değeri kalır.."

"Bu doğuluların hepsinin güzel âdetleri vardır. Her yeni ayın girişinde tokalaşır, birbirlerini tebrik eder, birbirlerine dua ederler. Bayramlarda da devamlı böyle yaparlar. Bu, güzel bir davranıştır.. Cemaat rahmettir ve dualarının Allah katında ayrı bir yeri vardır.."

"29 Receb (17 Kasım 1183) Perşembe günü Kâbe kadınlara tahsis edildi. Her taraftan gelip toplandılar.. Kadınlar hemen Kâbe'ye tırmandılar.. Kadınlar birbirine girdiler ve üstüste yığıldılar. Kimisi bağırıyor, kimisi inliyor, kimisi de tekbir ve tehlil getiriyordu.. Bu gün, kadınların en büyük, en ünlü ve en mutlu günleriydi.. Zavallı kadınlar, erkeklerin yanında yürekleri buruktur. Çünkü, Kâbe'yi görmekte fakat içine girememekte, Hacer-i Esved'i seyretmekte fakat dokunamamaktadırlar. Uzaktan tavaf etmekten başka hakları yoktur. Ama yılda bir kez gelen bu fırsatı büyük bir bayramı beklercesine şevkle beklerler ve büyük hazırlık yaparlar.."

"Selahaddin'in kardeşi Emîr Seyfülislam Tuğtekin b. Eyyûb, Kâbe'ye geldi.. Yanındaki Oğuz birlikleri, tıpkı kelebeğin ışığa atılması gibi Kâbe'ye doğru atıldılar. Kulluk şuuruyla boyunları eğilmiş, gözyaşları yanaklarını ıslatmıştı.."

Peygamberimiz'in (sas) makamından ayrılırken > "Sevgim kalmayı gerektiriyor da / Durumum ayrılmayı!"

Çöküş yıllarında büyük Bağdat İslam Medeniyeti'nin beşiği Bağdat'tan.. >

"Bağdat halkından kimle karşılaşsan, gösteriş için alçak gönüllü davranır. Kendini beğenir ve böbürlenir. Yabancıları küçük görür. Kendinden aşağı gördüklerinin tarafına bakmaz. Kendileri dışındakilerle konuşmaya bile tenezzül etmez. Hepsi, bütün âlemin kendi memleketlerine oranla küçük kaldığına inanır. Kendi topraklarından başka bir yere değer vermezler. Allah2ın kendilerinden başka kulları ve ülkeleri olduğuna inanmaz gibidirler. Kibir ve gururla yürürler. Allah rızası için bir kötülüğe engel olmazlar. Üstünlüğün etek sürümek olduğunu sanırlar. Bilmezler ki, Hadîs-i Şerîf gereğince elbisenin fazlalığı cehennemliktir. Birbirlerine altınla borçlanırlar. Hiçbir Allah için düzgün ibadet etmez. Borç olarak verdikleri dinardan başka hayır bilmezler. Onu da götürüp tartıda hile yapana verirler. Eşrâfından (elit) iffetli ve takvâlı kimseyi bulamazsın. Ölçü ve tartıyla uğraşanlardan Mutaffifîn sûresinde tehdit edilenler grubuna girenlerden başkasını göremezsin (hep hileli tartarlar). Bu konuda ayıplanmayı da önemsemezler! Sanki Şuayb Peygamber'in (a.s) kavmi Medyen'den kalmadırlar. İçlerindeki yabancılar sahipsiz olup, kat kat daha fazla harcama yapmak zorunda kalırlar (yabancıları kazıklarlar!). Bağdatlılar yabancılara iki yüzlü davranır, soymak için güleryüz gösterirler. Sanki bu konuda hepsi anlaşmış gibidirler. Buradakilerin kötü davranışları, sanki havasına ve suyuna da sinmiş: Hoş bir haber veya muhabbet duymak çok zordur. Ancak, bütün bunlardan fakîh, muhaddis ve öğüt veren vâizleri hâriç.. Fakat, onlar da boşuna soğuk demiri dövmeye çabalıyor, kayaların parçalanmasını bekliyorlar! Bu vâizler içinde özellikle İmam Cemâleddin Ebu'l-Fedâil b. Ali el-Cevzî çok etkileyici vaazlar verdi.. Ondan başka hatîpler de gördük fakat, heyhât! Delikanlı çoktur, ama Mâlik gibisi az bulunur (bu, bir Endülüs atasözüdür LŞ).." s. 159-163

"Bağdat'ın hamamları çoktur. Yaklaşık 2 bin kadar.. Mescitleri saymak daha da zordur. Yaklaşık 30 kadar medresesi vardır. Herbir medrese, şahane bir köşkten daha görkemlidir. En büyükleri, Nizâmülmülk'ün yaptırdığı Nizâmiye'dir. 570/1110 Yılında yenilenmiştir. Medreselerin fakîh ve hocalara aylık, talebelere burs vermek için vakfedilmiş büyük vakıfları bulunmaktadır.."

"Medrese ve hastaneler, bu beldelerin ebedî bir gurur ve onur kaynağıdır.."

"Bağdat, anlatmakla bitmez. Ancak, eski ihtişamından da fazla birşey kalmamıştır. Şimdi, Ebû Temmâm'ın dediği gibidir > Ne sen eski sensin, ne de yurtlar eski yurt!"

"Musul'a giderken sağda, bulut gibi koyu renkli çukur bir arazi vardı. Allah burada katran (petrol) kaynayan büyüklü-küçüklü gözeler yaratmıştı. Bazıları kaynıyormuş gibi kabarcıklar çıkartıyordu. Katranı toplamak için havuzlar yapılmış, orada birikmekte olan katran siyah düz bir bataklık gibi durmaktadır. Nemli ve parlak olup, kokulu ve çok yapışkandır. Dokunur dokunmaz insanın parmaklarına yapışır. Bu gözelerin etrafında siyah renkli büyük bir su birikintisi vardı.. Dicle kenarında yine büyük bir katran kaynağı daha vardır. Uzaktan dumanını gördük. BURADAN ŞAM'A, ORADAN AKKÂ'YA KADAR DENİZ KENARINDAKİ BÜTÜN BELDELERDE BU KATRANDAN BULUNMAKTADIR.." s. 171

"Musul'dan Düneyser'e bu bölgenin baş belası Kürtler'in saldırısına karşı pür dikkat ve endişeli bir halde öğlenin ilk saatlerine kadar yola devam ettik. Bu Kürtler'in yol kesmek ve yeryüzünde fesat çıkartmaktan başka işlevi yok. Bu yöreye yakın geçit vermez dağlarda yaşarlar.." s. 176

(Bağdat-Mardin arası bölge) "Endülüs'ün Mülûkü't-Tavâif'ine benzer şekilde yerel beyliklerin yönetimindedir. Herbiri, din kelimesi ile biten büyük lakaplar ve gereksiz sıfatlarla anılırlar. Sultanlarla sokaktaki insan aynıdır (sokaktaki herkes sultan olmuş!).. Kimse taşıdığı ada veya nitelendiği sıfata layık değildir, Selahaddin müstesna.."

                                             Memlekette lakaplar layık olmayanlarda;

Kasılıp aslana benzemeye çalışan kediler gibi!

"Harran, hiçbir güzelliği bulunmayan öylesine bir şehir. Günboyu gölgeye hasret kalırsınız. Her köşesi öğle güneşinin kavurucu sıcağıyla kaynar. Dinlenecek biryer bulamazsın, zor nefes alırsın. Çölün ortasına atılıvermiş. Medeniyet parıltısı taşımaz. Yine de, İbrahim Peygamber'in (a.s) adıyla anılması, şeref ve fazilet olarak buraya yeter. Bu şehrin çok tertipli, üstü ahşap örtülü çarşıları var.." s. 179-180

"Dımeşk Ulucâmii (Ümeyye Câmisi), bunu Abdülmelik'in oğlu Velid yaptırmış.. Bütün harcama, 11 milyon 200 bin dinar tutmuştur.. Velid, kilisenin Hıristiyanlarda kalan yarısını da alarak camiye katmıştır. Mabet, daha önce doğu kısmı Müslümanların, batı kısmı Hıristiyanların olmak üzere iki kısımmış. Şehrin ilk fâtihleri olan Ebû Ubeyde ibnü'l-Cerrah ve sonra Hâlid b. Velîd, caminin yerinde bulunan kilisenin yarısını Müslümanlara ibadet yeri olarak tahsis etmişler, diğer yarısında da Hıristiyanlar ibadet ediyorlarmış. Velid, birşekilde Hıristiyanları anlaşmak zorunda bırakmış, onlara bol para vererek gönüllerini almış ve Ulu Câmi'yi inşa etmiş.." s. 193

"Dimeşk, sokakları dar ve karanlık.. Evleri üç kattır.. Dünyanın en kalabalık şehridir: İçinde üç şehre yetecek kadar insan yaşar. Bütün güzelliği dışında olup, içerisi güzel değildir.. Orada bulunan Meryem Kilisesi, Kudüs'ten sonra Hıristiyanların en kutsal yeridir. Tabloları insanı büyüleyecek güzelliktedir.. Şehirde yaklaşık 20 medrese ve 2 hastane var.. Hastanede kapalı tutulan delilere de tedavi uygulanır.. Dünyanın en güzel manzaralı medresesi, Nûreddin Medresesi'dir.. İhtişamlı bir köşk gibi.. Şehrin Hangâh denilen ribatları da çok.. Buralarda sûfîler yaşar.. SÛFÎLER BU BELDELERİN KRALLARI GİBİDİR. ÇÜNKÜ DÜNYA SIKINTISI VE GEÇİM DERDİNDEN UZAKTIRLAR. KENDİLERİNİ TAMAMEN ALLAH'A VERMİŞLER. CENNET BAHÇELERİNİ ANDIRAN SARAY BENZERİ YERLERDE YAŞARLAR.. Bu şehirde gariplerin, özellikle hâfızlık yapmak ve ilim tahsil etmek isteyenlerin barınabilecekleri yerler sayılamayacak kadar çok.. Niyet edip gayret gösteren herkes burada ilim elde edebilir.. Çalışmak isteyenlere de iş bulunur.." s. 208-210

"Şehrin içinde ve varoşlarında yaklaşık 100 hamam bulunur. Suları akan 40 tane abdestliği vardır. Bir yabancı için buradan daha uygun bir şehir bulunmaz. Çünkü, burada kamu hizmetleri çoktur. Şehrin çarşıları büyük, düzenli ve konumu çok güzeldir. Özellikle tâcirlerin depoları han gibi yüksek olup kapıları kale kapısı gibi demirdendir.." s. 213

"Bu doğu memleketlerinde özellikle çölde misafirlere, gariplere ve fakirlere hayret edilecek derecede ikram etme gayretinden başka birşey olmasa bile, şeref olarak bu onlara yeter. Hatta, bazıları misafirin tereddüdüne rağmen, bir kırık ekmeğini ona teklif eder ve 'Eğer Allah beni hayırlı biri yapsaydı, fakirler yemeğimden yerdi' diyerek ağladığı bile olur. Bu konuda çok samimi niyetlidirler.. Özellikle hacılara çok hürmet gösterirler.." s. 211

"Lübnan Dağı ve civarında yaşayan Hıristiyanlar, dağda yaşayan münzevî (ibadet için dağda yalnızlığa çekilmiş) Müslümanları gördüklerinde, 'Kendilerini Allah'a adamış bu insanlara yardım etmek gerekir' diyerek iyi davranır ve yiyecek verirler.. Eğer Hıristiyanlar dindaşları olmayan kimselere böyle iyi davranıyorlarsa, Müslümanın Müslümana davranışı kim bilir nasıl olmalıdır?.." s. 212

"Kervanlar Mısır'dan Dimeşk'e, oradan da Kudüs Haçlı Krallığı'na bağlı Frank topraklarına sürekli gider gelir. Müslümanlar da Dimeşk'ten Akkâ'ya sürekli gider gelirler. Hıristiyan tâcirlere de engel olunmaz ve yolları kesilmez. Müslümanlar onların beldelerine gittiklerinde vergi öderler ve güven içinde olurlar. Hıristiyan tâcirler de Müslümanların memleketinde mallarının değerine göre vergi verirler. Aralarında herşey normal ve anlaşmaya bağlıdır. Askerler savaşla meşgul, halk rahattır ve dünya g^lip gelenindir.." s. 212

"Dimeşklilerin garip cenaze gelenekleri vardır.. Cenazenin başındakiler, taziye için gelen şehir ileri gelenlerini isimlerinin önüne koydukları büyük lakaplarla ilan ederler. İstemediğin kadar sadreddin, şemseddin, bedreddin, necmeddin, zeyneddin, behaeddin, cemaleddin, mecdeddin, fahreddin, şerefeddin, muîneddin, muhyîddin, zekiyyüddin, necîbeddin gibi anlamsız lakaplar.. Eğer taziye bildiren kişi fakîhlerden ise, bir de seyyidülulemâ, cemâlüleimme, huccetülislâm, fahruşşerîa, şerefülmilleh, müftîlferîkayn vb. abartılı lakapları duyarsın. Herbiri kibir ve gurur içinde topluluğa katılır.." s. 218

"Bu yöre halkının tamamı birbirlerine 'efendim! (yâ seyyidî) diye hitab eder. Hizmetine koşar, saygıda kusur etmez. Biri diğerine 'köleniz ve hizmetçiniz emrinize âmâdedir' diye selam verir. Karşılıklı olmayacak ifadeleri kullanırlar. Aralarında ciddiyetten eser yoktur. Eğilerek selam verirler, başlar eğilir-kaldırılır. Biri eğilir diğeri kalkar. Bu haldeyken sarıkları yere sarkar. Bizler bu şekilde rukûya eğilircesine selam verilmesini şarkıcı kadınlarda ve câriyelerin müşteriye arzında görmeye alışmıştık! Bunlar ne biçim erkek böyle? Nasıl da kadınların davranış biçimlerini benimsemişler! Onurlu kişilerin kabul edemeyeceği durumlara kendilerini sokmuşlar. Ayrıca, fıkıhta uygun görülmediği halde zimmîyi tekfîr etmekten de geri durmazlar. Onların bu gibi daha başka bâtıl davranışları vardır. Ne garip insanlar! Eğer bunlar birbirlerine bu şekilde ve bu gibi sözlerle muâmele ediyorlarsa, sultanlarına nasıl hitapta bulunup ne gibi muâmele ettiklerini varın siz düşünün!.." s. 218

"Bu yörelerdeki büyük-küçük herkesin yürürken ellerini arkasına bağlaması da bir başka garipliktir. Elleri arkada iken bir de eğilip selam vermeye kalktılarmı, hakîr ve zelîl kölelere benziyorlar. Sanki sıkıca bağlanmış da satılmaya götürülüyorlarmış gibi görünüyorlar. Böyle yapmakla kendilerini ayrıcalıklı, seçkin kişilerden olduklarına inanıyorlar. Ve vücutlarını canlılık kazandırdığını sanıyorlar. Kibirli olanlar da, eteğini bir karış yerde sürüyor veya yine ellerini arkadan kavuşturuyor. Bunu bir gelenek edinmişler.. Bir de tokalaşma âdetleri var. Tokalaşma ile ilgili hadiste verilen müjde sebebiyle imanlarını tazeliyor ve Allah'ın mağfiretini kazanıyorlar. Namazlardan, özellikle sabah ve ikindiden sonra tokalaşıyorlar. Müminlerin birbirleriyle tokalaşması, Allah'ın bir rahmeti ve nimetidir.." s. 219

"Haçlıların elindeki Şam topraklarının merkezi olan Akkâ şehrinde, üzerinde sadece mihrabı kalmış bir mescit mevcut. Franklar, mescidin doğusunda kendilerine bir tapınak yeri yapmışlar, Müslümanlar da kâfirler de bu mescitte toplanır ve herkes kendi kıblesine döner.." s. 224

"Messina Kenti ve Sicilya Adası, kral William'ın elinde.. Burası heryerden gelen tâcirlerin buluştuğu yerdir. Her türlü mal uygun fiyata bulunur. Kentin nüfusu kalabalık. Ancak, her taraf pislik ve kokuşmuşluk içinde. Her ne kadar yabancı olsanız da, dilini bilmeseniz de gece gündüz güven içinde yaşanabilecek bir yer.. Kral William'ın idaresi ve Müslümanlara iyi davranması, sarayındaki hizmetçi köle ve câriyelerin çoğunun Müslüman olması ilginç. Kral, Müslümanlara çok güvenmekte, önemli işlerini onlara tevdi etmekte ve sırlarını anlara açmaktadır.. Çalışanlarının dinine karışmaz, 'Herkesin Tanrısı kimse ve kime tapıyorsa onu zikretsin' der.. İdaredeki bu Müslüman gençlerin hepsi ibadete ve hayır işlerine çok düşkündürler.." s. 241-244

"Sicilya'nın başkenti, olağanüstü güzel manzaraları ile göz kamaştırıcıdır ve yapıları Kurtuba'yı andırır.. Bu kenttekİ Hırİstİyan kadınların gİysİlerİ Müslüman kadınlarınkİ gİBİDİr. Konuşmaları düzgün, tesettürlü ve peçelİdİrler.. Çok hoş gİYSİlere bürünmüş, peçeler takınmış, altın İşlemelİ pabuçlar gİymİşlerdİ. Müslüman kadınlar gİBİ süslenmİş, kına yakıp kokular sürünmüş olarak kİLİseye gelmİşlerdİ. Edebî bir mîzah olarak şâirin şu sözlerini bize anımsattılar >

                               Kim birgün bir kiliseye girerse,

Orada yaban ineği yavruları ve ceylanlarla karşılaşır.  " s. 249-250

"Trapani adası Müslüman halkının başındaki büyük belalardan biri, bir insan oğluna veya karısına yahut bir kadın çocuğuna kızdığında, küsen taraf kiliseye sığınır (veya şikayet olduğu için kilise görevlileri gelir alır) ve vaftiz edilerek hıristiyanlaştırılır. Bu yüzden, ne baba oğluna ne de anası kızına bir laf söyleyebilmektedir!.. Büyükler bu duruma düşme korkusuyla sürekli ailelerinin ve çocuklarının suyuna gitmektedirler.." s. 250-251

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

 

Tarihimizde Vakıfların işlevine dair küçük bir not..

 

KARATAY KERVANSARAYI

Osman Turan, “Selçuk Devri Vakfiyeleri III: Celâleddin Karatay, Vakıfları ve Vakfiyeleri”, Belleten, XII, S. 45, Ocak 1948 (Ankara), s. 41-44

 

Kervansarayda, oraya gelen bütün yolcuların meccânen (karşılıksız) yemek yemesi için bir aşhâne vardır.. Kervansaraya gelen (Müslüman, kâfir, hür veya köle) her yolcuya müsâvi (eşit) olarak bir okka (ya da kiyye, şehir ve kasabalara göre ağırlık değeri farklılık göstermekle beraber, genellikle 1282 gram değerinde kabul edilmiştir) et ve bir çanak da yemek verileceği şart kılınmaktadır ki, vâkıf (vakfın kurucusu), burada bahsedilen okkanın yüz dirhem (okkanın dörtyüzde biri, 31 desigram, ortalama 70 adet arpa ağırlığına karşılık gelir) olduğunu tasrih (beyan) ediyor.

Bunlardan başka, bu devrin zâviye (sofilerin zikir ve ibadet için toplandıkları yere tekke, bunların küçük ve ancak yolcu dervişlerin barınmalarına mahsus olanına zaviye denir), imâret (veya imarethane, Osmanlı Devleti döneminde yoksullara yardım amacıyla oluşturulan hayır kurumları), medrese (Müslüman ülkelerde orta ve yüksek öğretimin yapıldığı eğitim kurumlarının genel adı. Medrese kelimesi Arapça ders kökünden gelir. Medreselerde ders verenlere müderris denir) ve sâir bu kabil bütün içtimai müesseselerinde görüldüğü gibi, burada da vâkıf, her Cuma akşamı bal helvası yapılıp bütün yolculara dağıtılmasını şart kılmaktadır.

Bu zamanlarda balın Anadolu’da bol, ucuz ve nefis olduğu el-Umeri gibi diğer çağdaş kaynaklarda da zikredilmektedir. Esasen Ortaçağda şeker istihsâlinin (üretiminin) azlığı onu lüks ve pahalı bir gıda maddesi haline soktuğundan bu gibi müesseselerde daima tatlılar için balın istihlâk edildiği (tüketildiği) görülmektedir.

Kervansaray’da yolcuların bu ihtiyaçlarını gördükten sonra ayakkabılarını tamir veya ayakkabısı olmayanlara yeni ayakkabı verileceği hususundaki vakıf şartları çok dikkate şayandır. Bunun gibi hana gelen hayvanların nallanması için nal ve çivi tahsis edilmekte ve bunlar için vakıf gelirinden gerektiği nisbette deri, sahtiyân (cilâlı deri), çivi ve nal satın alınması şart kılınmaktadır.

Handa hastalanan hayvanlara bakmak için orada daimi bir baytar mevcuttur ki, vakfiye buna 100 dirhem para ile 24 mudd (875 gram ağırlık) zâhire (ambardaki tahıl, azık) ayırmıştır. Vakfiye, hana gelen hayvanlara kâfi derecede arpa ve saman verileceğini de kaydeder. Hanın aydınlanması için gerektiği kadar yağ (zeyt), mescid için mum ve yolcuların ısınması için lazım olan odunun mikdarını da kervansarayın idarecilerine bırakmıştır.. Hana gelen yolcuların hamamda yıkanmaları da temin edilmektedir.

Vâkıf, kervansaray hastanesinde hastaların âfiyet buluncaya kadar tedavi edileceklerini, ölen hastaların mevkufâttan (vakıf gelirinden) ayrılan bir para ile kefenlenip gömüleceklerini şart koymaktadır.

Bundan sonra Karatay, kervansaraya akraba veya âzâldı kölelerinden (Kölelik, bir insanın başka birinin malı ve mülkü olması. Başka bir kişinin malı ve mülkü olan kişiye köle, memlûk veya kul; köle sahibine ise efendi veya mevla denir. Bazı durumlarda uşak ve hizmetçi de köle anlamına gelir. Kadın kölelere cariye denir), kazanmaktan âciz kadın-erkek, Müslüman-kâfir, herhangi bir fakir kimse sığındığı takdirde, her birine yılda 120 dirhem para ve 24 mudd zâhire tahsis etmiştir..

Kütahya’da bulunan Germiyan oğlu Yakub beyin imâretine ait vakfiye kitâbesi (Yazıt ya da Kitabe, genelde anıtsal bir eserin üzerine tanıtım ve bilgilendirme amaçlı yazılara verilen addır), imârette hasta olanlar için hekim getirileceği, ilaç verileceği ve bunların ücretinin vakıf gelirinden ödeneceği kaydedilmektedir.