5 Dönemde E n d ü l ü s S a n a t ı

Engin Beksaç-Selçuk Mülayim

 

Endülüs İslam Sanatı, zengin ve güçlü bir kültürel altyapıya oturmaktadır.

Endülüs İslam Sanatının bilinen en önemli temsilcileri, az sayıda olmalarına rağmen, mimari eserlerdir. Mimari, kendine has bir ustalık ve ince zevkin bir ürünü olan binalarıyla hem yazı hem plastik sanatlar hem de seramik gibi sanat kolları açısından ana kaynaktır ve seçkin bir yere sahiptir.

Dekoratif dil, Bağdat ve Samerra örneklerinin bir devamı gibidir.

Mimari eserlerden sonra sırayı fildişi, ahşap oyma ve seramik almaktadır. Bu eserler, çok sınırlı sayıda olmalarına rağmen, üstün nitelik ve mükemmellikleriyle sanatçılarının ustalığı kadar, yaptıranların da zevk, görgü ve sanata karşı olan sevgilerini ve koruyucu özelliklerini yansıtmaktadır.

İslamî dönemdeki iç çekişmeler sırasında ve İspanyolların ülkeyi tekrar ele geçirmeleri sürecinde maruz kaldıkları saldırıların, doğal ya da bilinçli tahribatların etkisiyle pekçoğu ortadan kaybolmuş olan mimari eserlerin bugüne gelebilen sınırlı sayıdaki örneği, İslam Sanatının Avrupa’daki zerâfet mümessilleri olarak varlıklarını devam ettirmekte ve artık özenle korunmaktadırlar.

Endülüs, bütün İslam âlemiyle paylaştığı ortak özelliklerin yanında kendine has bir üslubun da sahibi olmuştur. Yani, tam anlamıyla orijinal bir sentezin ürünüdür. Bunda, İslam âleminin en uzak ucunda bulunması kadar, Avrupa’daki Hıristiyan âlemiyle sürekli temas halinde olmasının ve yerli halkla içiçe yaşamanın verdiği hoşgörüye dayalı değişik bir ruh hali taşımasının tesiri büyüktür.

Başlangıçta “kaçakların yurdu” sayılan Endülüs, sadece Abbasî ve Fâtımî tasallutundan kurtulmak isteyen siyaset adamlarının değil, aynı zamanda rahat çalışma ortamı arayan ilim adamları ve sanatkârların da sığınağ, hatta ödüllendirildikleri bir cennet haline gelmiştir.

Kültürel ve siyasi bakımdan Hıristiyan tebaaya karşı takındıkları hoşgörüyü dini bakımdan da büyük ölçüde sürdürmeye çalışan Endülüslü hükümdarların yaptırdıkları sanat eserleri, İslam ülkelerinde olduğu kadar Hıristiyan ülkelerde de büyük övgüye mazhar olmuştur.

Endülüs Sanatını Endülüs’ün sahip olduğu siyasi-kültürel dönemlere göre tasnif ederek 4 dönemde ele almak gerekir. Bu dönemler, eserlerde görülen farklılıklarla birbirinden ayrılmaktadır.

 

1. Emevi Sanatı (756-1031)

İspanya’daki Müslüman kimliğinin en görkemli eserlerinin meydana getirildiği dönemdir. Ümeyyeoğulları soyundan gelen hükümdarların güç ve zenginliklerine paralel olarak, ortaya konan sanat eserleri de büyük bir ihtişamı aksettirmektedir. Bu devrin sanatı ile Emevi sülalesinin ata memleketi olan Şam arasında bağlantı varsa da, Endülüs’ün sanatı tamamen kendine has özelliklere sahiptir ve Şamlılarınkinden farklıdır. İspanya’nın geçmişinden gelen mirası da özümseyen bu sanat, yeni bir anlayışın ifadesidir.

Emeviler’den İslam dünyasının yönetimini ele geçiren Abbasiler’in sanatı da Endülüs Emevilerininkinden farklıdır. Hatta, her iki taraf da siyasi bir bilinçle bu farklılığı oluşturmuşlardır. Çünkü, siyaseten birbirlerine rakip ve düşmandırlar. Özellikle halifeliğin üstlenilmesinden sonra Endülüs İslam Sanatı, güç ve zenginliklerini İslam âlemine göstermek isteyen hükümdarların sözcüsü niteliğine bürünmüştür.

Emevi Devrinin İspanya’da bıraktığı en önemli ve en ünlü bina, hiç şüphesiz bütün dünya camileri içinde de müstesna bir yere sahip olan Kurtuba Ulucâmii’dir (el-Mescidü’l-Kebîr).

Emevi mimarisinin günümüze ulaşan sınırlı örnekleri içerisinde yer alan bir diğer cami, Tuleytula’daki Bâbü Merdüm Câmii’dir. 1000 Yıllarında yapılmıştır. Kurtuba Ulucamii’nin devasa boyutları ve ihtişamından çok uzaktır.

Emevi hanedanı tarafından yaptırılan sarayların çoğunun izi kalmamıştır. Bunlar hakkında ancak edebi-tarihi eserlerden bilgi edinmek mümkündür. Bu sarayların ihtişamını az da olsa yansıtabilecek başlıca örnek, Medînetüzzehrâ’daki saraydır.

Harabe halinde günümüze gelen eserin restorasyonu yapılmaktadır. 936 Yılında III. Abdurrahman tarafından yaptırılan bu saray, adını hükümdarın gözde hanımı Zehrâ’dan alır. Sarayın mevkii, Kurtuba’nın kuzeybatısındaki Vâdîlkebîr (Guadalquivir) nehrine bakmaktadır. Kulelerle takviye edilmiş surlarla çevrili olup, erken Müslüman saray mimarisinin genel özelliklerini taşır. Üç seviyeli bir şemaya göre düzenlenen kompleksin en üstünde halifenin sarayı, aşağılarda ise devlet daireleri ile köşkler yer almaktadır. Daha çok mermer ve alçı kullanılarak yapılan tezyinatta mozaiklere de geniş yer verilmiştir. Saray ve müştemilatı 1013 yılında çıkan bir isyanda tahrip edilmiştir.

Medînetüzzehrâ’daki saray kadar muhteşem olduğu tahmin edilen diğer bir saray da Medînetüzzâhire’de Hâcib el-Mansûr İbn Ebî Âmir’in sarayıdır. Bu da Kurtuba dışındadır. İsyanlar sırasında tahrip edilen bu saraydan günümüze yalnızca su kanalları kalmıştır.

Rusâfe Sarayı da Emevi saraylarındandır. 784 Yılında I. Abdurrahman tarafından yaptırılmıştır. Vâdîlkebîr kıyısında bulunan sarayın bahçeler içinde yer alan köşklerle değişik yapı birimlerinden meydana geldiği bilinmektedir.

Endülüs Emevileri, içinde bulundukları ağır askeri-siyasi şartlara bağlı olarak, askeri yapılara da ağırlık vermişlerdir. Bunların başında kaleler gelir. Emevi kaleleri, sonraki Müslüman ve Hıristiyan dönemlerde de itinayla korunmuş ve kullanılmışlardır. Bunlar hakkında fikir verebilecek en önemli örneklerden biri, II. Abdurrahman tarafından yaptırılan Mâride Kalesidir. 835 Yılında tamamlanmıştır. İşgalden sonra tamir edilerek Santiago Şövalyelerince de kullanılmıştır. Ana yönlere göre düzenlenmiş planıyla kalenin kalın duvarları dikdörtgen kulelerle ve payandalarla desteklenmiştir. Yapımında ana malzeme olarak kesme taşlar, ayrıca Vizigot ve Roma kökenli devşirme malzeme de kullanılmıştır. Kalenin içinde yer altında bulunan bir hazne ile ona ulaşan üzeri kemerle örtülü iki paralel rampadan müteşekkil sarnıç vardır.

Emeviler, Şam’daki ataları gibi dinî binalarda daha çok bitki, diğer binalarda ise insan ve hayvan tasvirlerine yer vermişlerdir. Fakat, bu örneklerin çoğu bugüne ulaşmamıştır. Dinî resimlerin büyük kısmı Kurtuba Ulucamii içinde yer alırken, diğer örnekler saraylarda bulunmaktaydı. Mozaikler, Bizans tesirini yansıtmakla birlikte tezyinî nitelikler ve kullanılan motifler itibarıyla İslam geleneğine bağlı olup, özellikle altın yaldız zemin üzerinde yer alan bitki motifleri Endülüs Emevi zevkini yansıtmaktadır.

Az olmakla birlikte heykele de raslanmaktadır. Mermer ve alçı kabartmalar dinî-sivil mimarinin dekoratif elemeanları arasında yaygın biçimde yer alırken, taş ve maden gibi çeşitli maddelerden yapılmış olan heykeller sadece sivil mimaride (saraylarda) kullanılmıştır.

 

2. Mülûkü’t-Tavâif Sanatı (1031-1090)

Büyük kargaşa döneminden sonra Emevi hanedanının hâkimiyeti sona erince merkezî otorite dağıldı ve Endülüs Devleti yirmiden fazla küçük parçaya bölündü. Hem kendi aralarında hem de Hıristiyan krallıklarla mücadele halinde olan bu küçük emîrliklerin sanatı, daha çok koruma ve saldırma duygusu üzerine kurulu genel anlayışlarına uygun olarak askerî bir özellik taşır.

Daha çok şiir gibi edebî sanatların gelişme gösterdiği bu devirde, beyliklerin içinde bulunduğu şartlardan dolayı büyük boyutlu sanat eseri ya da faaliyeti meydana getirilememiştir.

Bu devrin yerel hanedanları, genellikle eski Emevi kalelerini veya kendi yaptırdıkları şatoları merkez olarak kullandıklarından dolayı, saray ve diğer sivil mimari eserleri de bu müstahkem binalar dahilinde kalmıştır.

Meriye Kalesi, bu dönem için önemli bir örnektir. Aslında III. abdurrahman tarafından yaptırılmış olan kale, zamanla genişletilmiş ve yerel beyliklerden Meriye Emîri Hayrân es-Saklebî tarafından saray olarak kullanılmıştır. Üç kat suru bulunan kalenin, ikinci sur kademesinin arkasında saray bölmeleri ve hamam yer alıyordu. Dışarıdan dörtgen kulelerin tahkim ettiği surlarıyla göz dolduran kale, Hıristiyanların eline geçtikten sonra onarılarak kullanılmıştır.

Caferiye Sarayı, bu devrin önemli bir diğer mimari eseridir. Sarakusta’da (Zaragoza) Hûdîler’in emîri Ebû Ca’fer Ahmed b. Muktedir (1049-1082) tarafından yaptırılmıştır. Kabaca dikdörtgen bir şeması vardır. Kulelerle takviyeli taş ve tuğladan örülmüş bir duvarla çevrilidir. Bu duvarın ardındaki saray bölmeleri, bir merkezî ana avluya göre tertiplenmiştir. Kuzey-güney istikametinde inşa edilmiştir. İçindeki merkezî avlu, sarayın bütün bölümleriyle bağlantılı olup, etrafı çok zengin bir tezyinata sahip bir revakla çevrelenmiştir. Üst kısmı daha sonra Hıristiyanlar tarafından yapılmıştır. Buradan arkadaki taht odasına geçilmektedir. Taht odasının yanındaki küçük cami, dikdörtgen bir ana şema içinde sekizgen bir plana göre inşa edilmiş ve kaburgalı bir kubbeyle örtülmüştür. Mihrabı derin bir girinti şeklindedir. Caminin arabesk alçı tezyinatı çok gösterişlidir. Fazla değişikliğe uğramadan gelebilen bu kale-saray, bütün özellikleriyle M. Tavâif Dönemini temsil etmektedir.

 

3. Mağribî (Murâbıt ve Muvahhid) Sanatı (1090-1229)

Beyliklere bölünmüş durumdaki Endülüs üzerinde denge ve birlik kurmayı başaran bu iki hanedanın hakimiyeti altında Fas’a bağlanan ülkenin sanatı da aslen Mağribli olan hükümdarlarının sanat anlayışına tâbi olmuştur.

Hıristiyanlarla olan yoğun savaş şartlarının tehdidi altında askeri amaçların öncelik taşımasına rağmen devletin gücüne bağlı olarak gelişen Mağribî sanat ve imar faaliyeti, 57 yıllık Murâbıtlar dönemine (1090-1147) nazaran özellikle 85 yıl süren Muvahhidler zamanında (1147-1229) sivil alanda da önemli eserler vermiştir. Geniş boyutlu imar faaliyetleriyle kendini gösteren bu devrin temel karakteristiği kendini ençok tezyînâtta hissettirir.

Muvahhidler’in Endülüs’teki idare merkezi İşbiliye’de (Sevilla) yaptıkları binalardan geriye hemen hiçbirşey kalmamıştır.

 

4. Nasrî (Benî Ahmer) Sanatı (1231-1492)

İspanya’daki İslam varlığının son temsilcileri olan Nasrî hükümdarları, artık askeri güçlerini yitirdikleri için büyük ölçüde diplomasi yoluyla hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu yüzden sanat faaliyetlerine ayıracak zaman bulabilmişler ve yaptırdıkları muhteşem eserlerle şöhret bulmuşlardır.

Nasrî Sanatı daha önceki devirlerden etkiler taşımakla birlikte, aslında kendine has bir sanat anlayışına sahiptir. Emevi hanedanının ihtişama öncelik veren, lükse düşkün, göz kamaştırıcı tavrından ve Mağribli hükümdarların vakarlı tutumundan farklı olarak, samimiyete sahip ve Endülüslü Müslümanların tabiatına çok daha uygun bulunan bir özellik arzetmektedir.

Özellikle iç tezyinatta çok başarılı olan sanatkârlar mermer, yalancı mermer, alçı ve çini gibi farklı malzemeleri ustalıkla biraraya getirmişler, önceki devirlerde kullanılan mozaiklerin yerine küçük çinilerle yapılan yeni bir süsleme tarzını hâkim kılmışlardır. M. Tavâif anlayışının bir takipçisi olan bu süslemeler, binalara canlılık katıyor ve de mimari mekanlara ağır kumaşlarda görülen ihtişamlı havayı veriyordu.

Bu dönem sanatı belirgin bir askerî nitelik arz eder. Askerî binalar ve kaleler, Elhamrâ Saray kompleksinde olduğu gibi hem savunma hem de sanat zevkinin doğal uyumlu bir kaynaşması niteliğindedir ve çok da güçlü yapılardır. Bu tip askerî yapılardan biri  Mâleka (Malaga) Kalesidir.

Dönemin en meşhur eseri ise Elhamrâ Sarayı’dır.

 

5. Mudejar (Müdeccen) Sanatı

Endülüs İslam sanatını meydana getiren ve ortaya büyük şaheserler koyan Müslüman sanatkârlar, özellikle son dönemlerde Hıristiyan krallara da hizmet vermişlerdir. Müslüman ve Hıristiyan ustaların birlikte meydana getirdikleri, İslam Sanatının Hıristiyan Sanatına uygulanmış biçimi olan bu üsluba Mudejar (Müdeccen) adı verilmektedir.

İspanyol sanatının bazı önemli örneklerinin yapıldığı bir devri adlandıran ve mimarı kadar küçük sanat kollarında da uygulanan bu üslup, genel hatlarıyla Endülüs İslam Sanatının devamı niteliğindedir.

Mudejar üslup, yalnız İspanyollar tarafından geri alınan eski Endülüs topraklarında kalmamış, kuzeydeki İslam yönetimine hiç girmeyen bölgelerde de kendini göstermiştir. Özellikle Kurtuba’nın güçlü tesirleri Tuleytula ve Sarakusta’dan ötelere taşınırken, eskiden beri Hıristiyanların elinde bulunan şehirler de bu üslupta inşa edilmiş kapı ve pencereleri at nalı kemerli, kubbeleri kaburgalı kemerlere oturan binalarla dikkat çekmeye başlamıştır.

İspanya’da siyasi ve askeri bakımdan gücünü kaybeden Müslüman varlığı, mimarideki gücünün en önemli örneğini İşbiliye Alcazar’ının temsil ettiği Mudejar üslup vasıtasıyla XVI. Yüzyılın ortalarına kadar sürdürmüştür. Bu üslubun diğer sanat kollarındaki ömrü ise, daha uzun olmuş, özellikle seramikte uzun yıllar varlığını hissettirmiştir.

Mudejar sanatın dinî mimaride verdiği örneklerin en önemlileri arasında, Burguş’taki (Burgos) Las Huelgas Manastırı ile Sarakusta’daki Seo Kilisesi’ni saymak mümkündür. Her iki binada da tezyinat çok dikkat çekicidir. Dini yapılardan sonraları kiliseye çevrilen Tuleytula ve Kurtuba havraları, Mudejar sanatın en önemli örneklerinden oldukları gibi, bütün Endülüs sanatının da şaheserleri arasında yer alır.

 

 

GELENEK VE VEFA: T.B. IRWING

Akif EMRE

Yeni Şafak, 1 Ekim 2002 Salı

Batıda yaşayan Müslümanların önemli zorluklarla karşı karşıya olduğu şu günlerde çözmeleri gereken en büyük sorun İslam'ın dünya ya özellikle yaşadıkları Batı toplumlarına doğru sunulmasıdır. Siyasi ajitasyonlar, medyatik propagandalar ne kadar etkin olursa olsun sonuçta hakikat gizlenemeyecek kadar güçlü, modern insanın kayıtsız kalamayacağı kadar kuşatıcı.

Ne var ki, Batıda yaşayan Müslümanlar, içinde bulundukları kültürel ve toplumsal hayatı kuşatacak bir dil geliştirmek yerine İslam karşıtlığından yakınmakla yetiniyor. Bu edilgen tavırlarının arkaplanında Batıya yerleşen müslümanların toplumsal konumları ve entelektüel seviyelerinin büyük etkisi olduğunda kuşku yok. Yaşadıkları toplumun dilini bile düzgün konuşmayan göçmen bir topluluğun içinde bulundukları kültür ortamının 'dil'ini kavrayıp, entelektüel bir gelenek oluşturmalarının zorlukları da ortada. Ancak, müslümanlığın ahlaki değerleri toplumsal ve kültürel sınırların/farklılıkların üstündedir ve bu 'davranış dili' müslümanlığın en büyük vasfıdır. Ahlaki ve entelektüel anlamda zor zamanlarda öncülük üslenenlere vefa göstermeden, onlara sahip çıkmadan ne dil ne de gelenek oluşturulabilir.

Üç İngilizce meal

Marmuduke Pickthall'in sonradan Müslüman olmuş Britanyalı bir Müslüman olarak yaptığı İngilizce Kur'an meali (The meaning of the Glorious Koran) Batıda ilkler arasındadır. Üzerinde güneş batmayan Britanya imparatorluğunun Müslümanlığı seçmiş bir vatandaşı olarak ülkesinin Osmanlıya karşı giriştiği kampanyayı durdurmak için tek başına çalıştığını, bu amaçla gazetelerde yayınladığı yazıların dönemin liberal Biritanya'sında sansüre uğradığını bugün kaç kişi hatırlar? Ne Türkler Picthalli bilir ne İngiltere'de yaşayan Müslümanlar o topraklardaki öncülerini hatırlar. Dünyanın hemen her köşesinde İngilizce Kur'an meali denilince akla gelen eserin sahibi Yusuf Ali soğuk bir Londra gecesi vefat ettiğinde yanında kimse olmadığı gibi ancak günlerce sonra Müslümanların haberi olmuştu.

Geçtiğimiz hafta bir başka ilke imza atan, Amerikan İngilizcesinde ilk Kur'an mealinin sahibi T. B. Irwing (Al Hajj Ta'lim Ali Abu Nasr) Missisipi'de vefat etti. Kendinden 50 yıl önceki Yusuf Ali'nin kaderini o da paylaşacak, hastalığı sırasında ve ölüm anında yanında Amerika'da yaşayan Müslümanlardan kimse bulunmadığı gibi çok sonraları haberdar olacaklardır.

Kendisiyle ilk tanışmam 1986 yılında bir otel odasında idi. Birlikte sohbet ettiğimiz Yusuf Yazar, Nazif Gürdoğan'a bir yıl önce basılan ve kendisinin hazırladığı Amerikan İngilizcesindeki ilk Kuran Meali hakkında konuşmuştuk. Daha sonraları, editörlüğünü yaptığım İslam Dünyası hakkında bir çalışma için önemli katkıları oldu.

Endülüs'ten Amerika'ya ve Afrika'ya...

Özellikle uzmanlık alanı olan Müslüman Endülüs ve bunun Amerika kıtasındaki etkileri üzerine çok ilginç makaleler yazdı. Yazdığı makalelerini kendi çektiği fotoğraflarla besliyor, disipliner çalışması dikkatimizi çekiyordu. Latin Amerika'da ortaya konan İspanyol mimarisindeki İslam sanatının etkilerini tarihi Endülüs geleneğine bağlayan yaklaşımı bilimsel olarak da önemli idi. Ve bu konu hala incelenmesi gereken akademik bir alan olarak duruyor. Amerika'dan Afrika'ya dönen siyahların ortaya koyduğu mimari eserlerdeki baskın İspanyol formuna karşılık hala etkisin koruyan İslami form ve motiflerin varlığını ortaya çıkarmıştı. Irwing, İspanyollar üzerinden Amerika'ya taşınan Endülüs mimarisine ait İslami unsurların Afrikalı köleler tarafından adapte edilerek tekrar Afrikaya taşındığını tezini savunuyordu. Endülüs'ten latin Amerikaya oradan Afrikaya bir medeniyet akışı.

Önemli bir Endülüs uzmanı olarak Irwing'in tesbitleri önemli; önemli olduğu kadar terör ithamına cevap yetiştirmekte sesi kısılmış Müslümanların niçin ve nasıl terörize edilebildiklerinin bir açıklaması da Irwing örneğindeki tutumlarında yatıyor. Amerikalı ve Amerika'da yaşayan Müslümanların 50 yıl önce Müslüman olmuş Müslüman bir ilim adamının eseri ve hayatı karşısındaki sessizlikleri sadece entelektüel vehameti değil aynı zamanda bir vefa eksikliğinin de göstergesidir.

1914 yılında doğan T.B. Irwing, McGill University, Kanada; Princeton University ABD; University of San Karlos, Guatemala gibi çeşitli üniversitelerde ders verdi. 1985 yılında Kur'an mealini yayınladı. Eserlerinden bazıları: Growing Up In Islam; The Quran: Basic Teachings (Hurshid Ahmed ve Muhammed M. Ahsan ile birlikte); Religion and Social Responsibility; Islam Resurgent; Islam in its Essence; Stories of Kalil and Dimna; The Mayas Own Words. Ayrıca ispanyolca olarak, Cautiverio Babilónico en Andalusía, Nacido como Musulmán ve El Poema de José.

Bu velüt ilim adamına Allah'tan rahmet diliyorum.