Kurtuba Ulucâmii (Mescidü Kurtuba el-Câmi’,

el-Mescidü’l-Kebîr, La Mezquita-Catedral

İspanya’nın Endülüs şehri Kurtuba, 3 asır kadar Endülüs Devleti’nin başkenti olmuştur. Siyasetin, kültürün, cihâdın merkezi.. İslâmî dönemde nüfusun 500 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Emeviler sonrası dönemlerde de ilgi ve yoğunluğunu pek kaybetmemiştir. Onun 525 yıl İslam yurdu olduktan sonra Kastilya kralı III.Fernando’nun eline düşüşü (23 Şevval 633/30 Haziran 1236), şüphesiz Endülüs tarihinin en büyük olayı olmuştur. Müslüman halkın çoğu güneye-İslam şehirlerine göç etmişler, kalanlar ise zamanla kaybolmuşlardır.

I. Abdurrahman (756-788), fetih esnasında yarısı mescide çevrilerek diğer yarısı kilise olarak Hıristiyanlara bırakılan ve 30 yıl kadar Müslümanlar ile Hıristiyanların ortak mabedi olarak hizmet gören San Vicente Kilisesi’nin yerini, Hıristiyan halka 100 bin dinar ödeyerek satın aldı.

169/785’te yapımına başlandı ve hazır bir kilise yapısı üzerine inşa edildiği için 1 yılda büyük oranda tamamlandı. Daha sonraki tarihlerde gerçekleştirilen çeşitli eklemelerle genişletilen cami, Endülüs Emevi mimarisi için tam bir örnek teşkil etmektedir. 2. İlave II. Abdurrahman zamanında 835’te, 3. ilave II. Hakem zamanında 967’de, 4. ve son ilave de el-Mansur (II. Hişam 976-1009) zamanında 987’de yapılmıştır.

Genel hatlarıyla Şam’daki Emevi Câmii’nin özelliklerini yansıtmakta olup, yaklaşık 80 bin dinar masraf edilmiştir. Bilhassa mimarinin anahatlarıyla tam bir uyum içinde olan zarif ve göz alıcı süslemeleriyle tarzının en önemli özelliklerini sergilemektedir.

Uzunluğu 180, genişliği 135 m’dir. Alanı ise 24.300 m²’dir.

İnce sütunçelere sahip çifte pencerelerle dışarı açılan binanın dış tezyinatı vakûr ve haysiyetli bir etki bırakacak şekilde en alt boyutta tutulurken, iç tezyinatında tam anlamıyla bir ihtişam gösterisi sergilenmiştir.

Caminin temelini teşkil eden sütunlar ve at nalı kemerlerden oluşan taşıma sistemi, mimari işlevi kadar tezyinat aracı olarak da hesaplanmış ve sade görünüşlü dış cephelerin arkasında yer alan iç mekanların çarpıcı güzellikteki dekorasyonuna destek olmuştur.

Câminin minaresi 1593 yılında yıkılarak enkazı üzerine bugün görülen çan kulesi dikilmiştir.

Kurtuba Ulucâmii, Endülüs Devleti’nin başşehrinde olması sebebiyle devletin de merkez camisiydi. Yeni devlet başkanları için biat orada alınır, cihat kararı gibi büyük olaylar onun minberinde ilan edilir, kanunlar halka oradan duyurulur, Kâdî’l-kudât meclisi orada tertip edilirdi. Burası aynı zamanda hem Endülüs’ün hem de bütün Avrupa topraklarının gözde üniversitesiydi.. Dinî ve müsbet ilimlerde en seçkin yüksek tahsil sadece orada yapılırdı.

El Santo (aziz) unvanlı III. Fernando, Kutuba’yı işgal ettiğinde hurma ağaçlarına dokunmamıştı, tıpkı camiye dokunmadığı gibi. O ilk yıllar başkaydı tabi. Devralınan bir medeniyete duyulan anlamlı saygı ve hayranlığın bir ifadesi olarak yeniden oluşturulmaya çalışılan eski Endülüs mimari tarzının, yani Mudejar’ın doğduğu yıllardı. Geçmiş yadsınmıyor, tersine sahipleniliyordu. Ferdinand ile İzabel’e kadar böyle sürdü. Fakat onlarla birlikte değişmeye başladı. İçinde Endülüs’ün yer aldığı bir tarihe neşter atılmaya çalışıldı. Garnata ile birlikte 8 yüzyılı bulmuş bir evrenin izleri sökülüp çıkarılmaya çalışıldı hayattan. La Mezquita’nın hurmaları, XV. yüzyılda ekilen portakal ve limonla yer değiştirdi. Onlara daha sonra XVIII. yüzyılda yetiştirilecek zeytin ve servi ağaçları katılacak ve eski doğulu hava yeniden kazandırılmaya çalışılacaktı.

Caminin şadırvanları da yok tabi şimdi. Yerlerini, üçü Mudejar tarzı XV. yüzyıl, ikisi XVIII. yüzyıl çeşmesi almış durumda. Vakti zamanında dağlardaki ırmak ve derelerden şehir içine kanallarla taşınan suların depolandığı 600 tonluk sarnıcın varlığını keşfedebilmek içinse bir dedektif gibi gezinmeniz gerekiyor!

“Daha 2003 yılına kadar müze giriş biletlerinde ve müze giriş kapısında “La Mezquita-Katedral” yazardı. Fakat, bu yılda Cordoba belediye başkanı mescit sözcüğünden rahatsız olmuş olmalı ki resmi ifadelerden onu çıkarttı. Ancak, asıl geröek resmi olandan çok sivil olana aittir..”

“Cami, Sâmerrâ’daki ilk iki camiden sonra devrin en büyük camii unvanını kazanmıştır.”

“İşlevsellikle estetiğin, yapısallıkla sanatsallığın birbirleri için oluşturdukları artı alanların özgün bir bileşimidir La Mezquita.”

“Herşey ışığa yönelimi vurgulamak üzere tasarlanmış bu camide. Işık yani nûr, Allah’a ve ibadetin yöneleceği hedefe  işaret ediyor.”

“Cemaatlerin Kâbe’nin bulunduğu kıble yönüne yönelmeleri için bir işaret görevi gören mihrâbın nişi, yanlışlıkla güneye bakmaktadır. Oysa, Endülüs’ün bulunduğu coğrafî konuma göre Kâbe güneydoğuya düşer. Bazı kaynaklar, II. Abdurrahman ile el-Hakem’in bu gerçeği bildiklerini, ancak I. Abdurrahman’a olan saygılarından dolayı camide köklü bir değişikliğe kalkışmadıklarını aktarırlar.”

Caminin mozaikleri, Bizans’tan gelmiştir. Devrin Bizans kralı Nikeforos, gemilere yüklediği 320 ton renkli cam parçasıyla birlikte Kurtuba halifesine ustalar da göndermişti. Bu ustaların çömezleri olarak mozaik sanatıyla tanışan ilk Endülüslü işçiler, tıpkı Kurtuba Ulucâmii’nin mihrabında olduğu gibi, Anadolulu hocalarıyla birlikte Medînetüzzehrâ’da da çalıştılar.

 

Medînetüzzehrâ

936’da III. Abdurrahman tarafından yaptırılan sarayşehirdir. Sarayın inşâsından bir süre sonra çevresinde oluşan camisi, pazarı, hamamı ve yeni yerleşimlerle küçük bir şehir (medîne) haline dönüşmüştür.

Cami genişletme çalışmaları nedeniyle mevcut hükümdarlık sarayı el-Kasr dar mekana sıkıştığı için III. Abdurrahman, bu yeni sarayı inşâ etmiştir.

Emevîler’in iktidarı sona erince rakipleri tarafından yağmalanan saray, Mağriblilerin yönetimi zamanında daha çok tahrip edilmiş ve harabe yığını halinde öylece kalmıştır.

1854’te başlayan kazı çalışmaları sonucu bir kısmı günyüzüne çıkartılan sarayın bazı kısımları yeniden inşâ edilmiş ancak, gerçek şekline kavuşturulamamıştır.

 

Kurtuba Alkazarı

Bir kale-saray olarak türünün iyi korunmuş bir örneği değildir. Dolayısıyla, asıl ziyaret edilmesi gereken Alkazar, Sevilla’dakidir.

 

Calahora Müzesi

Vâdî’l-kebîr köprüsünün camiden karşı taraftaki ayağında, eski bir gözcü kulesinden bozma bir müzedir. Endülüs İslam kültürüne adanmış bir müze olması, bizim açımızdan onu önemli kılmaktadır.

 

Nâûre

İspanyolca’ya noria şeklinde geçen nâûre, Endülüs’ün meşhur dev su çarklarının adıdır. Kurtuba Ulucamii’nin yanıbaşında bunlardan birini görebilirsiniz. Suyu ileriye doğru pompalayarak kanallara verir, su saray bahçelerine, evlere, hamamlara ve çeşmelere doğru akardı.

 

Kurtuba Şehir Yapısı

Şehrin ortasında Ulucami. Cami çevresinde pazaryeri. “Funduk” denilen tahıl ambarları da yer alır buralarda. İspanya’ya Müslümanların getirdiği diğer meyve ve sebzeler de eklenince bu pazarın bolluğu görülmeğe değermiş doğrusu.

Pazarın cami çevresinde olması hemen tüm İslam ve Türk şehirlerinin temel özelliklerinden biri. Şehrin planlamasında tüm yollar camiye çıkar. Cami ve pazaryerinden güneş ışınları gibi her yana dağılan yollar, insanı yerleşim mekânlarına götürmekte ve giderek de gözden kaybolmaktadır. Sanki amaç gözden ırak olmak. Darldıkça daralan, çapraşıklaştıkça karmaşıklaşan, içine çekildikçe çekilen sokaklar bunun alâmetleri aslında.

Hânelerin etrafına çekilmiş, bugün patio denen avlularla “mahremlik”i yani kutsallığı gizlenmiş hayatlar barındıran duvarlar ile üst katlardan sokağı seyre imkan veren tel kafes cumbalar hep gözden ırak olma endişesinin ürünleri olsa gerektir. Ayrıca, hemen bütün İslam şehirlerinde görülen bu tarz sokak ve ev yapılanmasının çok sıcak yerlerde sıcaktan koruyucu yanı da vardır.